25 Ağustos 2009

Öyle ya da böyle - 12.8.9 / 19.8.9


Doğrusunu söylemek gerekirse ben sizin kıymetinizi bilememişim çok sevgili dostlarım!!! Sözünüzü dinlememişim hiç!! Her şey programı Sourberry'ye de podcast olarak koymamla başladı ve bitti. Ağır ve "muhtemelen haklı" eleştirilerinize koyduğum ukala tavır daha geniş çevrelerde maymun etti beni. İnsan kabullenmek istemiyor ama en sonunda "Maksat arşiv olsun...Her şey kendim için zaten" seviyesine inmiş bulunmaktayım. Dibe vurduktan sonra artık durmak olmaz. Her öyle ya da böyle postu ile biraz daha küçülen egom, beni yüzsüzce upload yapmaya itiyor zaten. Buyrun son iki programın hiper kaliteli linkleri:

Öyle Ya Da Böyle / 12.08.09
Öyle Ya Da Böyle / 19.08.09

Şaka maka 40 program olmuş. Nerede bırakırım bilmiyorum artık.

ADINI SEN KOY

Şimdi hiçbiri bir post etmeyecek tüm duygu ve düşüncelerimi toparlama düşüncesi ile elimdekilere bakarken bir de baktım ki adını açıklamayan bir yönetici anket düzenlemiş. Ankette aslında bana uygun gelen bir cevap bulamasam da birşeyler işaretleyip geçtim, sonuçta trapano'nun suçu olacak değil ya! Ama bak açık söyleyeyim post yazımını hızlandırdı, iyi taktikmiş.

Postun bundan sonrasını +21 uyarılı olacağını, zaman zaman haddini aşan küfür ve iddiaları barındırdığını belirteyim. Sonra "Lan çölde gezen, ramazanda oluşan huşu ortamını bozuyon.", "Yiğenimle okuyoduk 4 yaşındaki çocuk amcık nedir diye sordu, kalakaldım senin yüzünden." vs gibi saçmalıklarla uğraştırmayın beni. Aşağıda işimin başımdan aşkın olduğu, boş geçirecek 1 saniye zamanımın olmadığı son 15 gün - 1 ayda edindiğim sorular ve yaptığım bazı çıkarımlar bulunmaktadır. Buyrun başlayalım;

1) Trapano olmadan burası bir bok değil. Adam kafasını dinlemek için uzaklaştı sanırım, bloğun tadı tuzu yok.

2) Selim makinanın internet sitesindeki modernleşme şerefine ay sonunda Şişli'deki konağımda playboy partisi düzenliyorum. Herkes davetlidir. Herkes derken?

3) Şerbetçi'nin "Yaz okulu kaplanı" tamam da, güdük Berthelemy ne sikime "Milano Fatihi" ünvanı aldı?


4)
Bir depo benzine 143 Ytl vermek durumunda kaldığım için sorumluların ta götlerini sikeyim, amına kodumun orospu çocukları.

5) Blogdaki anketi kim yaptı? Tahminlerim var ama olsun... Blog neden yavaşladı sorusuna "modeminizin ışığı yanıyor mu?" veya "genel olarak bakım var" gibi ttnet yavşak görevli cevapları verilebilir. Dikkat!

6) -2 yeter amına koyayım ya.... Nereye baksam suratını görüyorum arkadaş. Önce otobüslerle solo diye şehri turladın, trafikte sürekli önümdeydin. Şimdi de börek mörek 3g olaylarındasın. Seviyorum abi seni ama sıkıntı yarattın bünyemde. Bırak bu işleri yakışıklı şey.

7) Become a legend dan birileri beni kurtarsın. Delircem artık. Topu bana atmak yerine dağlara taşlara vuran tüm Beşiktaşlı takım arkadaşlarımın amına koyayım. Delgado-Ben-Aydın Karabulut müthiş teknik bir üçlü olduk bunu da belirteyim.

8) Seven ne yapmaz?

9) Rıdvan Dilmen'e ne oldu? O yorumları dinlenebilecek, mantıklı konuşan adam gitti; yerine Gs ballı, Bjk bokum gibi, fenerim tam benlik gibi konuşmaya başlayan biri geldi. Aziz başkan ipleri eline mi aldı acaba? Zaten 90 dakika yayından kalktı bir de Rıdvan'ın çark eden tavrıyla iyice ortalığın amına kondu. Yani hadi Bjk tamam da, Gs çatır çatır 4'lüyor herkesi, hepsi mi bal lan bunların yarrrraammmm?

10) Bu arada bir yıldız daha kaydı ve bonsai midilli'nin sahip olduğu "en iyi "en kötü" telefon" ödülünün sahibi alet patladı. Sürekli titreşim vermeye başlayan sempatik şey en sonunda sahibinin hışmına uğradı ve aramızdan ayrıldı. Ayrıntılar için bonsai midilli ile irtibata geçiniz.

11) Evhamlı soru: manchester united - internazionale - besiktas - vfl wolfsburg. Böyle bir grup kehanetim vardı, berthelemy ve suda balık bilirler. Olur mu acaba? Olursa ne olur?


Evet sevgili blog yazarları, yöneticileri, 2 izleyici ve trapano; asimetrik kesimlerin ve sürreal esintilerin hakim olduğu bugünlerde birbirinmize destek olmalı ve ölü toprağı serpilmiş bu yansımalı gerçeklik ortamını eskisi gibi uzun cümlelerin bir kısrak boynu gibi uzandığı, güzel bir kadının şehvet dolu kalçalarını kavrarken alınan zevkle eşdeğer zevk alınan o eski haline tekrar yüceltmeliyiz.

Hepinizi seviyorum diyeceğim ama yalan olucak. Evet çoğunuzu seviyorum ama bazılarınıza nötr iken bazılarınıza ise hafif gıcık bile olabilirim.

Günlük Tandansı

Anket katalizörlüğünde bir günah çıkarma olacak ama durum bunu gerektirdi.
Beni bilenlerin çok iyi bileceği üzere ben anlatmayı seven bir insanım. Evet...Başarabiliyorum bunu. Bir telefon konuşmasını; bir gtalk sohbetini; cadde üzerinde bir karşılaşma esnasında gelişen ufak bir diyaloğu insanları detaylara boğarak anlatabiliyorum.

"E anlat dinleyelim o zaman" demek bence her okuyucunun hakkı. Bencil bir bakış açısı ile etrafımdaki insanların yemesinin; içmesinin; gezmesinin; doğmasının; ölmesinin; evlenmesinin; boşanmasının; taşınmasının benim üzerime etkilerini yok sayarsak eğer hareketlerimi tanımlayacak bir fiilin varlığından şüphe etmek durumunda kalıyorum. Muhtelif sayıda sinema, cafe ve barın olası kombinasyonları ile geçen hayatımda belgelenmesini istediğim hiçbir şey bulamıyorum. "Yaşadıklarınla mı varsın sadece salak herif? Bildiklerini, öğrendiklerini anlatsana madem"...demeyin lütfen. Karnıma oturur kalır. Çeviremem.

"Belgelemek" fiilini bilerek seçtim aslında. Geçen gün oturup yazılmış bütün postları tek tek okudum. 4 aylık bir ömre sahip blogumuzun dahi yaşattığı nostalji hissini harika buldum. Buradan aksiyonlu günler geçiren yazarlara sesleniyorum: Kimse yeni bir yer görmüyor mu? Aynı anda herkesin mi hayatı rutinden öte ritüelleşti? Marquez'e göndererek kendim için söyleyebilirim "anlatmak için" yaşadığımı... Sırf hikaye olsun diye aptallık yapmanın "sünnet" olduğunu bile söyleyebilirim inançlı google arayıcılarını etkim altına almak adına.

Yazınca insan açılıyor... Taps'e gittim bugün ilk kez. Trapano'nun ünlü deyişi ile "Ramazan'da içen elit kitlenin" arasına karıştım. Cinsini hatırlayamadığım bir alman birasının ingiliz usulü yapılmışını içtim. Orta sertlikle bir bira olduğu söylendi bana..İçimini de gayet keyifli buldum. "Neredeyse kırmızı" rengiyle bende bir şeyler denediğim hissiyatını yarattı neyse ki... geçer not verdim kendisine. Adını öğrenebilirsem hayatımın geri kalanında da tüketebilirim. (Yıllar sonra şu paragrafı okumak müthiş keyifli olacaktır....İlk taps birası içilmiş. Muhtemelen bir boka benzemeyen bira bir şey sanılıp övülmüş. Gelecekten bakınca tam bir kaybeden insan portresi. Gençliğime versin.)

Gezeceğim diye başladığım yaz mevsimi sona ererken "hiç gezememiş olmanın" sıkıntısı kapladı içimi demek isterdim ama hiç salladığım yok bu durumu. İnsanın içinde olacak sanırım..
Lakin İstanbul'a gelmeyi başarmak üzereyim... "Yaz okulu kaplanı" Şerbetçi ve "Milano fatihi" Berthelemy'nin katılımı ile ağustos ayının son cumartesisini yakalayabileceğim sanırım. 4-5 günlük kısa ziyaretim süresinde görebildiğim kadar insan görmek niyetindeyim. İlgilenenler ulaşsın bana. Au revoir!!!

14 Ağustos 2009

GEZELİM GÖRELİM: ANKARA


Bu haftaki “Yediğin içtiğin senin olsun, bana gördüklerini anlat” köşemizde sizin için ülkemizin gizli kalmış cennetlerinden Ankara’yı inceledik. Öncelikle söyleyelim ki, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış ülkemizin bu şirin başkentine ulaşmak sandığınızdan çok daha kolay. Gemi hariç her türlü ulaşabileceğiniz Ankara’ya ben ve ekip arkadaşım Suda Balık TCDD’nin yeni hizmeti olan yüksek hızlı trenle gitmeyi tercih ettik. Sabahın 7’sinde Eskişehir’den yola çıktık ve sadece 1,5 saatte Ankara garına vardık. “Hızlı tren nimetmiş hakkaten” dedik. Konforu iyi, kulaklık veriyorlar falan ama yol üstünde pencereden bakmaya değer hiçbir şey olmaması ise İç Anadolu Bölgesi’ne içten içe küfrettiriyordu insanı.

Neyse trenden indik ve garın içine girmemizle önce danışmadaki memurlar gözümüze çarptı. Sonra sağımıza döndük ve gişe memurlarını gördük, solumuza döndük o da ne, yine gişe memurları. Biraz daha ilerledik ve güvenlik memurlarını gördük. Her yerden memur çıkıyordu ve işte o anda kafamıza dank etti. Tam bir memur şehrine gelmiştik. Memurlardan sıyrılıp dışarı anca çıkabildik ve gökyüzüne baktık. Gri bulutlar gözümüze çarptı ve aynı anda birbirimize dönerek “ne kadar da gri bir şehir” dedik. Yapacak bir şey yoktu. Sonra durakta bizi bekleyen aracımıza yöneldik fakat ego kartımız olmadığı için bizi almadılar otobüse. “Paralı halk otobüsüne binin” dediler, biz de öyle yaptık ve Kızılay’a gittik. Otobüste kimsenin yüzü gülmüyordu. Bu Ankaralı’lar ne kadar sıkıcı diye düşündük. Halbuki İstanbul, Eskişehir gibi şehirlerin otobüslerinde kahkahalardan birbirimizi duyamazdık. Kızılay’da ego kartımızı aldık ve bazı bürokratik işlemleri halletmek için Kavaklıdere otobüsüyle büyükelçiliklerin olduğu bölgeye gittik. Yol üstündeki bakanlıkların ve meclisin manzarası adeta içimizi ısıttı. Resmi işlemlerimizi de hallettikten sonra Ankara’yı keşfetmenin zamanı gelmişti artık.

İlk hedef olarak Tunalı Hilmi caddesini seçtik. Tunalı’ya giderken Kuğulu parkın da yanından geçtik ama pek sallamadık kuğuları. Tunalı’ya girdiğiniz anda bambaşka bir dünyaya açılacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Dar kaldırımları ve caddesiyle, 3-5 cafesi ve mağazasıyla ününün karşılığını veremediğini gördük. Kahvaltı yapmak için Türkiye’nin en iyi 10 büfesinden biri olduğunu iddia eden büfeye oturup tost yedik. Tostlar gayet güzeldi fakat büfenin adını öğrenemediğimiz gibi ilk 10 içinde kaçıncı sırada olduğunu da öğrenemedik. Zaten bunları yapabildiğimiz zaman gezi dergilerinde yazmaya başlayabiliriz. Gidince kendiniz bulursunuz artık, Tunalı’nın ortalarında biyerde. Tunalı’daki hayal kırıklığından sonra İran caddesi üzerinden Arjantin caddesi’ne gittik fakat cadde başladı mı diye bakınırken bittiğini görmemiz bir oldu. Bi Sheraton vardı, birkaç tane de cafe-bar vardı o kadar. Biz de starbucks’ta oturup caddenin nabzını tutalım dedik ama cadde kısa olduğu için bu da kısa sürdü. Fazla oturmayıp Anıtkabir’e gitmek üzere yola çıktık.

Ankara’da her yol Kızılay’a çıktığı için yine mecburen Kızılay’a gittik ve dolmuşla Anıtkabir’e gitmek istedik ama dolmuşçular bize Anıtkabir’e gitmek isteyen ilk insanlarmışız gibi davrandı. Hatta bizi yürütmek istediler de ısrarlarımıza dayanamayınca metroya yolladılar. Ankara metrosu demişken ortamın otobüs terminalinden farklı olmadığını da söyleyelim. Hatta metro’yla ankaray rakip otobüs firmaları gibi gözüküyorlar. Metroya binmem gerekirken “ankaray ankaray” diye bağırıp bizi bambaşka biryere göndermek isteyecek adamlar çıkabilirdi, ucuz kurtardık. Sonunda metroyla Anıtkabir’e ulaştık ve ulu önderi ziyaret ettik. Alt katlarında kaybolsak da Suda Balık için ilk, benim için de ilkokuldan sonra ilk olduğu için güzel bir ziyaretti. Ordan çıkınca, sanki Ankara'nın çok büyük bir ritüeliymiş gibi “Ankara’ya gelmişken içmeden dönülmez” dedik ve bahçeli 7.caddeyi dolmuş vasıtasıyla bulduk. İlk anda güzel kızlarıyla dikkat çeken 7. Cadde içlerine girdikçe mekanlarıyla da gözümüze hoş gelmeye başladı. Tunalı ve Arjantin’den sonra sonunda isminin hakkını veren bir caddeye geldik diye düşündük. Sakin sakin yürürken testa rossa adlı mekanı görmemizle Suda Balık'ın beyninde şöyle bir etkileşim oldu: açlık > testa rossa > tost >fesleğen . Ben daha neler olduğunu kavrayamadan kendimizi fesleğen soslu tost ve sandviçlerimizi salatayla beraber yerken buldum. Ankara sürprizlerle dolu işte, tavuk döner de yiyebilirdik. Aslında bu testa rossa’nın gümüşsuyundaki şubesinde tostu fesleğen sosuyla veriyorlarmış ama Ankara’dakilerin bundan haberi olmadığı için biraz sıkıntı yaşadık ama sonunda olay tatlıya bağlandı, hatta garsondan mekan tavsiyesiyle ayrıldık ve bize söyledikleri daniel’s adlı bara gittik. Daniel’s’in salon oturma takımı şeklindeki sandalyelerinde oturup baharatlı patatesini yedikten sonra az kalan zamanımızı Kızılay’da geçirelim dedik ve karanfil sokak, yüksel sokak ve konur sokakta tur attık. Bu sokakların birbirinden farkı yüksel sokağın dikey diğerlerinin ise yatay olması. Onun dışında aynı olduklarını söyleyebiliriz. Kuşbakışı bakınca pi sayısını oluşturuyorlar. Alternatif ve solcu gençlerin uğrak mekanı gibi gözüküyor daha çok. Sokak röportajı için ideal sokaklar. Ayrıca turistleri pek ilgilendirmese de çok sayıda dershane var.

Saat 6’ya yaklaşıyordu ve Ankara’dan ayrılık vakti gelmişti. Hızlı trenle tekrar Eskişehir’e dönüyorduk. Ankara’yı sizler için karış karış gezdik ama fotoğraf makinemizi unuttuğumuz için tek bir kare bile fotoğraf çekmedik. Bir gezi yazısını google’dan bulduğumuz Ankara fotoğrafıyla tamamlayacak olmak içimizi burktu biraz. Fakat sonra “Ankara’yı gördükleriyle değil anlattıklarımızla hatırlasınlar, daha artistik olur” diye düşünüp teselli ettim kendimi. Tren tam hareketlenirken Suda Balık; “Ankara’nın en çok nesini sevdim biliyor musun? Hızlı trenle Eskişehir’e dönüşünü. Vallahi çok büyük kolaylık” dedi. Güzel laf diye düşünürken içim geçmiş, uyumuşum.

12 Ağustos 2009

Neden Herkes Yaz(a)mıyor?




Çünkü en zoru ilk cümledir. Nerden nasıl başlamalı gibi bi kısırlıkla ekranda harfler bir görünür bir kaybolur.Neydi benim diyeceğim bak yine kaçtı ucu.. İşte bir şekilde başlamak gerekir; ya gözünü kapatıp amaaann bana ne tüm bu yanılgılardan, önyargılardan, itirazlardan diye yada hiç düşünmemek bile olağan birşeymişçesine içinden geldiği gibi (sahi nasıldı bunun yöntemi).

Çünkü bunların hiçbiri değildir söylemek istediklerin. Ne kadar yetersiz bu laflar bu işaretler.Nasıl desem ki burda işte beynimde hepsi, konuş desen de çıkmayacak şeyler. Olmuyor yazarak da çıkmıyor. Yani şurası tam olmuyor burası yerli yerine oturmuyor.

Çünkü okulda kompozisyonu öğrettiler hala iflah olmamışsındır. Hep yaz derler. Yazın neler yaptın yaz, yarın 23 Nisan bunun önemi nedir yaz, vatan, millet, sakarya ee hemen yaz evladım yaz. Girişiyle, gelişmesiyle yaz. imlasıyla değimiyle, benzetmesiyle yaz babam yaz. Lisede kompozisyon sınavlarının birinde yine yazmak gerektiğinde düşünsek ufkumuzu baya genişleticek hayatımızın anlamını buldurabilecek(?) bir konu vermişlerdi. "Eğer olabilseydin gökyüzünde uçan kuş mu, denizde yüzen balık mı karada zıplayan tavşan (bu 3. kalmamış aklımda ama karada yaşamını sürdüren herhangi bir memeli iş görür gibi) mı olmak isterdin?" Of nasıl zor şeyler bunlar. Hayat zor bir de bu kadar hayalperestlik, buna kelime dizmek anlatmak ne kadar zor..(Sevgili Zaphod siz ne olmayı dilemiştiniz?)

Çünkü beyin bir muamma içindeki girdaplarda salınan düşünceler düşünceler.Her biri bir yerde, onla bağlantılı bunla bağlantılı.İnsan oğlu ki kafaya düşen elmadan "aha bu ay var ya na böleee burda durur çünkü dünya ayı ay dünyayı çeker"i çıkarmıştır. Ee bu kadar bağlantıyla karmaşada birşeyleri al topla temiz olsun anlaşılır olsun bir düzen içinde olsun yaz. Olmuyor bazen yazılmıyor.Çünkü düşüncelerin herbiri kafandaki bit gibi ordan oraya zıplıyıp durabiliyor, arada bulasın sonra.

Herkes yazmıyor yazamıyor çünkü ya yoktur söyleyecek hiçbir şeyi ya da çok fazla şey vardır söylenecek..

Tembellik? Külliyen yalan. İsteksizlik? Haşa ne haddimize. Ee yetersizlik? Affınıza sığınarak; benim adım Hıdır elimden gelen budur..

Böyle çünküyle başlayan paragraflarda ne fena oldu. yada olmadı be idare eder..

11 Ağustos 2009

Abi lazer nerde uçak geliyo...

Türkler'e atfedilen genellemeleri her zaman sonuna kadar destekleyip milliyetçi takılanları oracıkta göt etmek için yalan mı lan dünyanın neresinde gördün ..... yapan birini diye celallenip boşluğu olabildiğince çok örnekle doldurmaya çalışırım.

Sağolsun Avustralya'ya öğrenci olarak gitmiş Mehmet Akyildiz ve Irfan Bozan adlı iki milli apaçimiz noktalı bölgeleri doldurmam için tabiki alanında yeni bir örneğe imza atmışlar.

Kaynak şöyle diyor: "A FORMER Turkish soldier living in South Australia on a student visa allegedly has shone a laser pointer at a Qantas jet above Willunga, temporarily blinding its pilot."

Ntv Radyo'da sabah dinlediğime göre bu iki denyo uçak pistinin ordaki yoldan arabayla geçiyorlarmış ki bence baya planlı bir şekilde pusuya yatmışlar ve uçak inerken pilota lazer tutmuşlar. Gerçi eldeki azcık titremeyle havada resim çizmeye başlayan o lazeri pilotun gözüne nasıl tutturmuşlar orası da bir muamma olsa da pilot da baya tanju(eskiye gönderme) kıvamında kokpitte "kör oldum" nidalarıyla kendini yerlere atlamış gibi geldi bana.

Sonuç olarak bunlardan arabayı kullanan, arkadaşını oracıkta satıp kefaletle affedilse de snipercı gencin önünde ömür boyu hapis tehlikesi varmış.

Bilmiyorum eğer uçak düşseydi "I know what you did last summer" kıvamında "tamam abi bu konudan bir daha bahsetmiyoruz" diyip kendilerini alkole mi vereceklerdi yoksa işeyene kadar gülecekler miydi ama ben o gerizekalıların hapse girerken ki bok olmuş suratlarını görüp gülmeyi çok isterdim.

7 Ağustos 2009

Bozuk Saat Misali

Forma arkası reklamını hiç sevmem. En çok örneğinin görüldüğü Fransız liginden de ve hatta Fransızların kendileri dahil herşeylerinden de tiksinirim. Ne rastlantı ki Ülker'den de nefret ederim.

Şimdi bunları bir potada eritirsek, Gs ve Fb'nin formalarının arkasına aldığı Ülker reklamı beni resmen korkutmaya başlamıştı. Sıra Beşiktaş'a geliyordu. Hem forma arkası reklam hem de Ülker. Çok çirkin. Ancak genelde yanlış işleri ile ünlenen Demirören ve güzel arkadaşları bu sefer nasıl olduysa düzgün bir iş yaptı ve "Forma arkasına reklam almak hoş görünmüyor." dedi Demirören.

Tam bu kararla rahatlamışken, Demirören bir hareket daha yaptı. Forma arkasına reklam almaya ancak bunu bedelsiz olarak Kızılay, Mehmetçik Vakfı vs gibi kurumlara destek amaçlı olarak yapmaya karar verdiklerini açıkladı.

Tebrikler başkan. Popülist bir hareket olarak görülebilir ama bence güzel. Ne zaman tekrar saçmalamaya başlayacaksın merak ediyorum...

5 Ağustos 2009

Öyle ya da böyle - 22.7.9 / 29.7.9

İnsan gerçekten ne yapacağını şaşırıyor önüne sınırsız bir zaman serilince. Mükemmel bir düzen ile her şeyi yapmak istiyor bünye. Bazılarınca hiçbir şey yapmamakla eşdeğer eylemler yaparak geçirdiğim günler; anlık verdiğim sözlerle birlikte "planlı" diye "zorla" yapılan eylemleri de muhteviyatında barındırarak hızla akıp geçiyor.
Bu zaman varlığında, ilginç bir şekilde, radyo programıma bir türlü istediğim zamanı ayıramıyorum. Tüm kış yaptığım gibi program günü eve hapsolarak, o gün istediğim bütünlüğe ulaşmaya çalışıyorum.
Ulaştığım son iki bütünlüğü sizlere sunmak adına bu postu yaratmayı uygun gördüm. "Siz" diyorum ama bu ikinci çoğul şahıs zamirini, Almanca'daki "Sie" gibi saygı belirtmek adına kullanmama ramak kaldı. İsteyenler beni arasa; elden versem daha az zahmetli olacak böyle devam ederse... Acınası bir durum hakikaten.
Ben böyle sürekli ağlıyorum ama niyetim gerçekten iyi.
Anlıyorsunuz değil mi?

Öyle ya da Böyle / 22 Temmuz 2009
Öyle ya da Böyle / 29 Temmuz 2009

2 Ağustos 2009

rövanş alındı




ernst ayağına sağlık, gençler erhanla ismail rıdvan ayağınıza sağlık, fink hoşgeldin... ama orospu çocuğu rüştü allah seni ve aileni güldürmesin, anasını siktiğimin yusufu öyle ıkınırsan götün böyle patlar, yıllardır fenerbahçeyi çekemeyip sadece fener maçlarında oynayan, fenerbahçenin sadece para harcadığını söyleyen ibne bobo senin de taa amına koyum... neyse maça gelirsek belki bjk daha derli toplu göründü ama bu final maçlarında skora bakılıyor(bkz son fortis finali). sonuçta aleximin golleriyle sezona kupayla, bjkı yenerek başlamak süper bişey. bjklıların stadı terkedişi geçen senenin acısını az da olsa dindirmedi değil. bu arada mustafa denizli kupa töreninde de gülmesi beşiktaş için pek hayırlı sayılmaz...

Herkes Yazıyor  © 2009