8 Kasım 2009

Alkol bütün kötülüklerin anasıdır. Ana gibi yar olmaz!

-Bunu içmeden burdan çıkamayacığını biliyorsun değil mi?

Dedi ve kahve fincanı içindeki kanyağı suda balık'a uzattı. Önce nazlanan balık daha sonrası nazlı gelin edasını ardında bırakarak bir yudum aldı kutsal kaseden. Sonra da bana uzattı. Ben de içtim ve hatta fondipledim o güzelim kanyağı. İkimiz de ayaklarımıza kadar ısınmıştık. Oysa hava soğuk bile değildi. İşte alkolün gücü sevgili dostlar. "Yahu bizim filmler olmuş mu?" diye gittiğiniz bir dükkandan 65 derece sıcaklık ile çıkabiliyorsunuz. Tabii bu sıcaklığa yapılan hoş sohbetin de etkisi yadsınamaz.

Çıktık gittik o dükkandan. Ve ikişer bira daha içtik. Önce içtiklerimizi söylemeye gerek duymuyorum. Çünkü bu andan sonrası daha bir keyifli oluverdi. İşte hayat böyle geçiyor bu diyarda.

Böyle yaşayıp ölmek istiyorum... ama hemen değil. Yaşamak lazım daha... öyle değil mi?..

5 Kasım 2009

Eğri konuşma çizgileri


Yönlerin büyük önemi vardır. Ondan şehirlerde korkmaz insanlar. Hangi yol tek yönlüdür, hangisi çift şeritlidir? Yön demek sınır demektir, orada kuzey varsa burada da güney olmalıdır. Garp ve şark olmalıdır. Hareket etmezler, oldukları gibi oldukları yerdelerdir. Problem insandadır, bir türlü duracağı yeri bilemez; aklına eser garptan şarka göçer, aklına eser köyden şehire. Şişede durduğu gibi durmaz bu insan evladı.

Bu sadece dünyevi iktidarın dayattığı belirlemeci yaklaşımın eseri olmayabilir. Mistik iktidar da yönleri sever, böyle konumlar kendini: Kudüs ya da Mekke gibi. Ne olursa olsun böyle mekanizmaların yerini izini belli etmesi gerekecektir.

Elbette bozulmalar yaşanır. Çift şeritli sandığınız yol tek şerite düşer, Sivas-Kırşehir arasında gördüğünüz "İstanbul" tabelası ne kadar işlevseldir ya da güven verir. Daha da uçlara götürürsek, kırsal alanda kaybolduğunuzda (hangi yönde ne olduğunu bilemeyecek kadar kayıp) yanınızdaki pusula sevimli bir oyuncağa dönüşmeyecek midir?

Gerçekten 4 ana, 4 ara yön mü vardır? Ben şahsen bu kadarıyla idare edemiyorum. Keşke yönler de elementler gibi olsalardı! Rüzgarlar için de çok üzülüyorum. "Şimdi lodos esiyor" cümlesi fazla bilimsel gelmiyor mu kulağa? Bir rüzgarın adı olması?


- Leyla beni terketti ve mutlu!


Yukarıdaki örnekte görüldüğü üzere; konuşma çizgileri düz, konuşmalar inişli çıkışlıdır. Bu çelişkiyi ortadan ve oradan kaldırmak için eğri çizgiler kullanmak kanımca hoş bir girişim olacaktır.

Şarhoşken, o düz beyaz çizgi üzerinde yürümeye çalışmak gibi! Dünya hep öyle bir yer olsa. Hep bu his!

Rüzgarınız bol olsun!

4 Kasım 2009

pasaport II

pasaport çıkarma işine kalkışanlara katılan son kişi benim. gerçekten oldukça basit bir olaymış. ancak verdiğim para için çölde gezen söylenecek bişey bırakmamış. hatırlamak için tıklayın.
her koşulda erken kalkabilme özelliğimi kullanarak, 4.sırayı aldım işlem için saat 7.50de. ancak bekleme salonundaki taksicilerin muhabettinden bunalan, sürekli yenileme işlemi için burada oldugunu söyleyen kıl hatun ve yanındakilerin çay ocagında beklemesiyle ilk sırayı ele geçirdim. karının ve yanındakilerin her türlü salakça savunmalarına karşı polislerin sakin tutumunu takdir ettim. para bozdurmak için uzaklaştıgım ortamda dedikodumu yapan karıya karşı sessizliğimi bozmak zorunda kaldım.

-??? (olaganüstü trapano mimiklerimle ağzımı açmadan)
-ama beyfendi biz sizin önünüzdeydik.
-panoda 803yazdı geldim. sizin sıranız geçmiş.
-ama bizim sıramızdı, müsaade ederbilirdiniz.
-panoda 803 yazdı, bakın burda ne yazıyor( sıra fişini göstererek)
-ben yenileme işlemi için burdayım. hep geliyorum buraya böyle birşey görmedim.
-???(olaganüstü...)

8.20de işim bitmişti. bu postta vermek istediğim ise: erken kalkan erken yolalır...

2 Kasım 2009

güzel güzel


tv - ercan saatçi-metin özülkü gs küfür ediyorlar! izlesene.com

videodaki adamları hiç sevmem ama komikler ya

31 Ekim 2009

OLDU DA BİTTİ MAŞALLAH !!!!!!!!

Sevgili blog yazarları,

Uzun süreden beri konusunda uzman Yeni Zelandalı arkadaşlarıma verdiğim talimatlar dahilinde bazı teknik çalışmaların tamamlanmasını bekliyordum. Ve evet, şu an bazı küçük aksaklıklar haricinde bloğumuzun çeşitli noktalarında güncellemelere gittik. Bu değişiklikleri sizlerle paylaşmak isterim.

Öncelikle bloğumuza teknik desteğin çok ötesinde destek veren "powered by" ımız selim makina ile eski yönetimin başındaki sevgili dostum trapano'nun tüm çabalarına rağmen anlaşma yenilenemedi. Bu duruma bağlı olarak yaptığım çeşitli araştırmalar ve üst düzey bazı bürokratlarla geçtiğim temaslar halen daha devam etmekte olup, an itibarı ile netlik kazanmış bir durum yoktur.

Bloğumuzdaki bir başka yenilik ise temelleri eski yönetim tarafından atılan oyun parkında gerçekleşmiş durumdadır. Çeşitli yazarlar ile farklı ortamlarda buluşarak, bizzat ilk ağızdan aldığım şikayetler üzerine Bouncing Balls adlı oyunu değiştirmiş bulunmaktayım. Elbetteki herkesi memnun etmek mümkün değil ancak yeni oyunumuzu bir süre beğenerek oynamanızı dilerim. ( Bilinen en iyi derece 7. level olarak kayıtlara geçmiş diye duydum. )

Ve belkide blogda çok farklı bir hava oluşturacak olan son yeniliğimiz: "Herkesin Elemanı - X" köşemiz. Adından ve size çağrıştırdığı "Ayın Elemanı" kavramından rahatlıkla çıkarım yapabileceğiniz bu özellik artık her ay, çok farklı ve kompleks bir yapısal analize dayanan elemeler sonucunda güncellenicek ve hizmetinize sunulacak. İlk olarak belirlenen yazarımızın kim zaten sağ üstte görmektesiniz. Kendisi bu ödüle, demokratik yapılarda olması gerekeni yaptığı için yani başarısız görüldüğünde görevden ayrılması ve bunun sonucunda yönetimin el değiştirmesini sağlamasından ötürü seçilmiştir. O böyle gururlu bir davranış sergilemeseydi bugün bloğumuz bu başarılı yönetime kavuşamayabilirdi.

Hepinizi öpüyor ve şimdilik elveda diyorum. Hepinizi olmasa da birçoğunuzu çok seviyorum sevgili blog yazarları ve elbetteki 2 izleyici.

30 Ekim 2009

Böyle Şeyler Yapıyormuşuz

70 küsür sene yaşayan bir İngiliz insanı göz önüne alınarak hazırlanmış bir araştırma ortalama bir insanın şöyle şeyler yaptığını söylüyor;

4 sığır, 15domuz, 21 koyun, 1400 tavuk, 13344 yumurta, 1 ton süt, 4283 ekmek, 5272 elma, 10866 havuç, 5882lt bira, 1694 şişe şarap, 74802 bardak çay, 30000 hap yiyip içiyormuşuz.

Bunların sonucunda 35835 litrelik gaz üretiyor, 4839 rulo tuvalet kağıdı tüketiyor, 2865 kilo dışkı çıkarıyormuşuz.

11500 kere saçlarımızı yıkıyor, 7163 banyo yapıyor, banyo yapmak için 1 milyon litre su, 656 sabun, 272 şişe şampuan (litrelik ipek şampuanı bilmiyor tabi bunlar), 11000 hijyenik ped kullanıyormuşuz.

Hiç kesmesek saçlarımız 9m 42cm'e, sakallar 9m 15cm'ye, tırnaklar 286cm'ye ulaşabiliyormuş.

61,5 lt göz yaşı üretiyormuşuz.

Günde 4300 kelime kullanıyor, hayatımız boyunca 533 kitap okuyormuşuz ki insan nüfusunun %40'ı hiç kitap okumuyormuş.

5 kova kusuyormuşuz, 40 ton çöp atıyormuşuz.

Yılda 317km, tüm hayatımız boyunca 24887km yürüyormuşuz.

Yılda 9287km araba kullanıyormuşuz ve ömrümüz boyunca kullandığımız mesafe aya gidip gelecek kadarmış.

Bir de herhangi bir zamanda yeryüzündeki sarhoşların tüm insanlara oranı %0,7 imiş.

Dipnot: geçenlerde eski iktidar partisi ve yeni başkanın olduğu bir toplantıda "şu ana kadar bir öküz yemişmiyizdir" konulu tartışmada ben kendi adıma 2 tane yemişimdir diye iddia edince baya bir tepki almıştım. ilk paragrafa bir daha göz atarsak 70 küsür yaşındaki bir ingiliz 4 öküz yiyorsa ben şimdiden 5 tane yemişimdir diyerek bahsi arttırıyorum...

28 Ekim 2009

PES 2010


Başlık belki gözünüzden kaçmış olabilir, bu yazı çekik gözlüler diyarının bana göre en efsane iki oyunundan biri olan PES serisinin sonuncusu hakkında olacaktır. Ayrıntıda boğulmadan inceleme yazısı yazamıyor oluşumdan ötürü, yazıyı madde madde yazmaya karar verdim.

Ama önce belirtmem gereken bir-iki şey var:

Sağda solda yazıldığı itibariyle bu oyunun Pc versiyonu ile PS3 versiyonu arasında fark olduğu, ps versiyonunun yalandan olduğu sonucuna ulaştım. Lakin bu yorumu yaparken pc oyuncularının klavye ile oynarken yaşadığı madara olma durumları mı göz önünde bulunduruldu bilemiyorum. Ama yine de ben, oyunu pc'de oynayan biri olarak, klavye kaynaklı sorunları hiçe sayarak konuya devam edeceğim.

Belirtmem gereken bir diğer konu ise; daha birkaç gün önce blog içinden ve dışından bazı insanlara oyun hakkında söylediğim sözlerle ilgili... Şöyle ki, ben, az sonra yapacağım listelemede çoğunlukla oyunun eksi yönlerini belirteceğim. Lakin bazılarınız çıkıp "lan ne dönek adamsın.. iki gün önce övüp duruyodun oyunu" diyebilir. Kendilerini buradan kınıyorum. Bu bir oyun. Ayrıca eşşek kadar oldunuz. Önce gidip bir iş bulun, sonra konuşun.. Demek istediğim, ben burada master league tecrübelerim sonucundaki incelememi yansıtacağım. Çok oyunculu durumlarda bu yazacaklarımın belki çoğu dikkatinizi bile çekmeyecek.. Ki benim de çekmemişti. Ona göre okuyun, zırvalamayın..

Son olarak, Ajax ile Top Player modunda oynuyorum. Yararlı bir bilgi olabilir.

Giriş paragrafından alnımın akıyla çıktıktan sonra, gözümü gelişme'ye dikmiş durumdayım. Başlıyorum:

- Oyuncular yavaş. Evet. Lakin bu benim için, özellikle Pes 2009 fiyaskosundan sonra, olumlu bir gelişme. Çünkü 2009'daki o rezalet top sürme özelliğinden sonra (sadece sağ, sol ve hızlı koşma tuşları yardımıya kaleciye kadar ulaşmak.. Örn: Agüero) güle oynaya adam geçilemeyen, her pasın yerini bulmadığı bir oyun beklediğim birşeydi. Buradan bir artıyı hakketin konami.

- Kalecilerin hepsi Rüştü. Evet evet, Rüştü.. Oysa ki ne daha yeni Barcelona'ya transfer oldu, ne de 2002 Dünya Kupası'ndaki performansıyla dikkatleri üzerine çekti. Ama yine de, anlaşılmaz bir şekilde bütün kaleciler O'nun suretinde yaratılmışlar. Yan toplarda yaşadıkları sıkıntılar olsun, auta çıkan toplara temaslarıyla kornere sebebiyet vermeleri olsun, deliler gibi açılmaları olsun, kalecilerin hiçbiri kesinlikle güven vermemekte..

- Forvetlerin hepsi Robocop. Evet biliyorum espri aynı tadı vermedi.. Lakin eğer bir maç yapıp, kontra atakta önünüzde koşan iki forvetin de kafasını çevirip size bakamamalarına ve bu nedenle onlara pas vermiş olmanıza rağmen kaleye doğru koşmaya devam etmelerine başka bir anlam veremezdiniz.. Zaten bir kişiyle topu sürüp karşı alana taşımak bir dert, üstüne bir de forvetler embesillik yaptı mı, maçın skoru 1-0, 1-1, 2-1 ötesini göremiyor.

- 1-0 önde olduğum bir maçta 75. dakikadan itibaren ellerimi klavyeden çektim ve maç aynı skorla bitti. Maç sonunda rakibin topla oynama yüzdesi %72 idi. Kaybettiğimiz İngiltere maçının ertesi gün gazetelerde maçın sonucu değil bizim %60küsür'lük topla oynama süremizin yazıldığı gibi... yanıltıcı. Çünkü, oyunda, rakip dünyanın en korkak futbolunu oynuyor.. Ortasahayı geçtikleri anda ilk düşündükleri geri pas vermek. Ve bu şerefsizler fazla iyi pas yaptıklarından, top çalmak da mucize işi.

- Üstteki örnekle benzer olarak, rakibe çok sağlam pres uyguladığınız zaman mecbur kalarak attığı uzun pasların sizin oyuncularınızdan birine gelme ihtimali neredeyse sıfır.. Zaten aşırı ağır hareket eden oyunculara sahip olduğunuzdan, topa dokunsanız da, kontrol edene kadar kaybetmek çok olası. Peki bu durum serinin başka hangi oyununda vardı: PES 5

- Ara pasları (üçgen tuşu), eski oyunlarda olduğu gibi adrese teslim olmaktan çıkmış. Buraya kadar güzel. Ancak 25m ilerideki adama atılan ara pasınların çoğunu 5 m'ye ancak ulaşacak hızla göndermek de saygısızlıktır. Bu nedenle kaç tane ikiye bir, üçe bir kaçırdım bilemiyorum.

- Gelen hava toplarında ısrarla topun ineceği yere koşan futbolcuları jiletle (bildiğin permatik) doğramak istiyorum. Sanırım oyunda sinirimi en çok bozan durum bu. Rakibe, kırkyıldabir, iyi pres uygulamışsın, adam zar zor topu atmış ileri, senin adamının göğsüne doğru geliyor top. Ama hayır, o da ne, pek sevgili orta saha oyuncumuz ısrarla zeminde gördüğü çarpı işaretine doğru koşmakta. Olay 1 saniyede gerçekleştiğinden çaresizce yapılan R1+R2 kombinasyonuyla bile kurtarması bir hayli zor bir pozisyon. Ve netice ne? Doğru noktada topla buluşan rakip oyuncu... Boşa giden pres çabası.. Peki bu durum serinin başka hangi oyununda vardı: PES 5

- Birebirde adam geçmenin neredeyse imkansız olması nedeniyle oyunu kanatlara yayarak orta-kafa-gol denemek daha mantıklı görünüyor oyunda. Lakin burada da bir sakatlık gözüme çarptı. O da şu ki, ceza sahasında bekleyen 3 hücumcunuz varken ve açtığınız orta ön direktekine doğru süzülürken, pek sevgili oyunumuz gidip arka direkteki adamı seçiyor. Bunun neticesinde de ön direkteki adama top gelse bile kafa atmak yerine topu göğsüne yumuşatıyor ve oyuncu reaksiyonlarının zaten yavaş olması nedeniye şut çekene kadar savunma topu uzaklaştırıyor.. Ve tahmin edin o "uzaklaştırılan" top kime gitti? Hayır, ceza sahası yayında bekleyen defansif orta saha oyuncunuza değil, rakibin kanat oyuncusuna. Üstte de belirttiğim gibi, bu şerefsizler antremanlarda "her koşula boştaki adamı bulma" konusuna fazlaca eğilmekteler.

- Üçüncü lig takımları Barcelona'dan iyi top yapıyor. Deli gibi paslaşıyorlar. Ama bunu oyunun zorluk seviyesine yoruyorum. Üstüne gitmeyeceğim.

- Bir kere karşılaştığım ve beni soğutan bir olay: Eskişehir maçında Ekrem'in yaşadığı olay başıma geldi, forvetim topa dokunmadan kaleciye fake attı, kaleci yere oturdu, ben de güle oynaya önümde seken topa doğru koşmaktaydım. Lakin bu sırada yerden kalkan kaleci bana doğru koştu, şuta basmış olmama rağmen ben daha şut çekemeden arkamdan topa müdahale etti ve evet, forvet oyuncumun dizlerini ve kıçını yok sayarak topu aldı. Sanki ben hiç orada yokmuşum gibi..

- Hakemlerin hepsini sikiym.. Bu oyunda penaltı olması için ne yapmak gerekiyor sorarım.. Kayarak müdahalelerin neredeyse hiçbiri faul değil, ceza sahasında bileğe kayarak adam indirmek penaltı değil, ama vücutla yapılan en ufak bir müdahale anında faul! Olmamış.. hem de hiç. Peki bu durum serinin başka hangi oyununda vardı: PES 5


Uzun lafın kısası, bu oyun daha önce, aynı firma tarafından yapıldı. Adı da PES 5 idi. Yani eğer kadroların güncelliği konusunda çok takıntılı değilseniz, gidin bir PS2 bir de PES5 alın, oyunun tadını çıkarın. En azından driplingler çok daha gerçekçi..

Gilda



Rita Hayworth...

"Yanlış devirde yaşıyoruz abi" cümlesi klişe olmasaydı da kullansaydım şimdi.

22 Ekim 2009

BUNU İSTİYORUM

Fazla söze hacet yok. Eve ne zamandır su sebili almanın ne kadar iyi bir fikir olacağını düşünürken, yeni rakı sebilinin daha işlevsel ve faydalı olacağına kanaat getirdim. Bunu istiyorum...

O zaman bu yeni rakı sebiline yakışır bir video da verelim postumuz şenlensin. E hadi şerefe !!!

20 Ekim 2009

PASAPORT

Şu pasaport edinme işlemi bana bir daha gösterdi ki devlet adam sikmeye yer aramakta. Pasaport işlemlerinin en başında aşırı pahalıya kaktırılan pasaport cüzdanının ardından yıl başına nasıl hesaplandığını anlamadığım küsüratlı harç paraları geliyor. Rivayetler yurt dışında bu harçların ülkemizdekinin çok çok altında olduğunu söylüyor.

Tüm teknolojik gelişmelere rağmen halen daha veznesinde bir amcanın elle dekont yazmasının sebep olduğu saçma sapan kuyruğu bir şekilde içime sindirirken, halka köpek gibi davranmaktan müthiş haz duyduğunu çok bariz bir şekilde belli eden tüm polislere selamlarımı yolluyorum. Allah sizi bildiği gibi yapsın...

18 Ekim 2009

müzik ve trapano


antakyagazetesi.com da bir haberi okuyunca bilinmeyen bir yönümü daha sizlerle paylaşmak istedim. ergen yıllarımda müzikle çok ilgili bir insandım. ve bu ilgimi gitar dersleri alarak uygulamaya geçirmiştim. gitar hocamız ve ailem yetenegime inanmasalar da ben ve müzik grubum( burak ve erdinç) kendimize güveniyorduk. Ancak birkaç dersten sonra annemle hoca arasında bir telefon konuşması oldu:

-alo ben sezgin suna, sezerler artık gelmesin

-alo neden hocam

-hiç ciddiye almıyorlar üstelik yeteneksizler

-ahahaha biz de farkettik.

-ahahah değil mi

-hocam sezer bağlamaya mı başlasam diyor

-ahahha yok yok

-ahaha teşekkürler hocam...

ve bu sözler üzerine müzik hayatımız sona erdi. yaklaşık 10 senedir müziğe küsüm.ben yapamadım ancak siz yapabilirsiniz, aksadığınızda büyük düşünür, büyük bağlama ustası aşık damatın " istemek ve yapabilmek her yaşta mümkündür" sözünü aklınıza getirin yeter...

(hocamıza tebrikler, saygılar)
Türkiye Yazarlar Sendikası Antakya ve Eskişehir şubelerinin kardeş kentler projesi kapsamında geçtiğimiz hafta sonu Eskişehir'e giden kültür sanat elçileri unutulmaz bir kardeşlik bağı ördü. Her iki kentin kardeşlik köprülerinde şiir, öykü ve müzik başrolü oynadı.
Antakya'nın saygın de-ğeri Sezgin Suna ve kardeşleri de Eskişehir'lilere unutul-maz bir müzik şöleni sundu. Sezgin Suna ve kardeşleri Eskişehir Taşbaşı Kültür merkezinde ayakta alkışlandı.

FitiSound

Vokalist izlemeye gitmediysem konserlerde davulcu izlerim. Ya aslında hep davulcu izlerim. İkinci tercihimde bassist arkadaşımızdır. Elektro gitaristler kadrajıma giremez pek.

Dinlediğim müziklerde de bu ikiliyi ararım genelde... Basla davulun güzel güzel yürüdüğü şarkının sırtını yere getir(t)mem.

Abi bu anlattığının müziğini yapıyorlar zaten. Tam sana göre!! Ad bile düşünmemişler; direkt yazmışlar: Drum & Bass. (aka d&b) diyen gereksiz insanlar olacaktır hem okuyan hem yazan. Şüphesiz ki onlara cevabımız çok sert olacaktır. İnsan elinden çıkma davul ve bas varyasyonlarının hepsine hayran olan ben; bu ikili elektronik ortamda "hızla" icra edilince tahammül edemiyorum henüz. Henüz diyorum...Çünkü müzik dinlemek denilen bu eylem çoğu zaman alışkanlıktan ibaret. Müzik konusunda kendini sınırlandırmayan ben bu aleme ilerleyen yıllarda dalacağıma kesin gözüyle bakıyorum. O yolda uğranması gereken duraklardan olan "dub" durağına geldim bile. Davul ile bas aranıyorsa burada da var.

Jamaika'nın bağrından kopan, reggea tabanlı bir müzik olan Dub.. yıllar geçtikçe elbette ki evrilmiş; gelişmiş; yerelleşmiş. Avrupa ve Asya kıtaları arasında bir kültür mozaiği olan İstanbul şehrimize bile yer etmiş. Baba Zula konserlerini, albümlerini dinlemiş olanların türe çok da yabancı olmadığını söyleyebilirim. Son dönemde ise bu işi Fransızların yaptığı gibi yapan bir isim "FitiSound" çıktı karşıma. Abimiz hicaz dub olarak tanımlıyor yaptığı işi. Albüm satamayacağının da bilincinde olduğundan tüm parçalarını Last.fm sayfasından ücretsiz dağıtmaya karar vermiş. Sağolsun. Kral adammış. Yaptığı iş de kalburüstü gerçekten. Dinleyin. Hatta kimdir bu lavuk diye merak edenler kendisini 20 Ekim gecesi "Dagsıtar" da bulabilir.

Bu arada Google aramalarını inceliyorum sürekli. Gördüğüm kadarıyla blogumuz "takım elbiseli, bıyık bırakmak isteyen, Heather Graham aşığı, gurbetçi ülkücülerin" uğrak mekanı olmuş. Blogumuzda FitiSound gibi farklı şeyler arayan güzide insanı bağrımıza basalım o yüzden. En güzel sıfatlarımızı onun için hazırlayalım.

Hasta olmayın sakın...

16 Ekim 2009

antekece

istanbula gelene kadar birçoğunu türkçe sandığım, lisede kompozisyonlarda kulladığım kelimeleri, söz öbeklerini sizlerle paylaşmak istedim. bu postu okuyan antakyalı genç arkadaşlarım da benim gibi hüzünlenecektir...ama kararımı verdim bu lafları tekrar kullanmaya başlıcam ne olursa olsun.bazılarıyla ilgili olaylar anlatarak bilgilendireyim blog ahalisini: mesela antızlamak: yenildiğimiz maçtan sonra sevinen gençlerden birini antızlayan abdo... bahtek dursun... daraba türkçedir kesinlikle. veli toplantısından dönen annemin: olum çok iyi çok efendiymişsin hocaların çok seviyor seni, yalnız yanlış arkadaşlar seçmişsin. mahmutla otursa dersleri süper olur dediler, burak iyi çocuk çok severim hınzırı ama mahmutun yanına otursan ahaha
katremiz: lahen tiz mitil katremiz (tiz: göt)
lübye türkçedir.
Anteke : Antakya
Antızlamak : Tekmelemek, boş yere dolaşıp durmak
Azze : "Hadi canım sen de"
Addür kuddür : Çarpık çurpuk, felçli gibi
Akit : Çok katı şeker şerbeti, ağdalı
Aşkar : Sarı, sarışın
Allek : Dönek, mızmız
Avrat amtisi : Kadın ve cemiyet haberlerinden hoşlanan erkek tipi
Bes : Yalnız, işte o kadar
Bezzeke : Sümüklü böcek
Bahlek : Bön bön bakan yuvarlak gözler
Bahtek : Gereksiz ve boş konuşan
Bissehel : Öğleden sonra
Carra : Büyük toprak testi
Çepel : Kirli, bulaşık
Cızzık : Çizgi
Celep : İşe yaramayan insan, eğitilmemiş
Çimmek : Yüzmek, denizde yüzmek
Cıncık : Küçük cam parçaları
Çıngıl : Kıvılcım
Cerbu : Büyük fare
Curun : Kurna
Dübbe : Çok şişman
Dıbık : Ele bulaşan
Dahnek : Sopa
Daraba : Kepenk
Elleşmek : Dokunmak
Fıttıs : Karanlık
Feşşiklenmek : Giysinin biçimini yitirmesi
Fış : İçi boş
Fırcıtmak : Fırlatmak
Gureybe : Kurabiye
Gar : Defne
Hanifiye : Musluk
Hömbeles : Mersin de denen makinin meyvesi
Harnup : Keçi boynuzu
Hınzır : Sinsi ve güçlü domuz
Hannik : Çok küçük
Hösmek : Susmak
Habbe : Tane, birazcık
Hoftur : Öfke
Haket : Konuşma, anlatma
Hurata zurata : Şaka
Homra : İşkembe
Körye : Gölge
Kalan(a) : Hadi artık
Kımık : Küçücük
Kete : Bir çeşit çörek
Kertiş : Kertenkele
Külçe : Bir çeşit çörek
Kayme : Hamamda insanları yıkayan kişi, tellak
Kendir : İp, halat
Keşşir : Havuç
Kaşmer : Palyaço
Kuzzulkurt : Hadi oradan, Allah belanı versin !
Katremiz : Kavanoz
Kavata : Bisküvi
Kemçik : Suratsız
Kekeç : Kekeme
Lappuş : Hantal
Lübye : Börülce
Lahat : Lokum
Lahte : An, bir anlık
Malhafe : Yorgan, çarşaf
Mahmel : Gömme dolap
Mıh : Çivi
Masmut : Yaramaz ve simli çocuk
Musmul : Oldukça iyi, mükemmele yakın
Nezelmek : İncelmiş, delinmek üzere
Oruk : İçli köfte
Orrat : Kömürün yanmayan kısmı
Öyecen : Mızmız ve iddialı
Pissik : Kedi
Pahıl : Cimri
Puhara : Baca
Peklevi : Baklava
Silli siritli : Kapalı, düzenli giyinmek
Siyirtmek : Koşmak
Sokum : Lokma
Sako : Erkek ceketi
Şellake : Kavgacı
Şahtur : Kayık
Siyen : Balçın
Tasvir : Fotoğraf
Tiskiyt : Hadi oradan sevimsiz şey !
Tusbağı : Kaplumbağa
Telha : Sayfa
Tuffan : Çok ekşi
Uluk : Çürümüş
Viii : Hayret ifadesi
Zokmak : Çıkmaz sokak
Zınıh : Yumurtamsı bir koku

9 Ekim 2009

lanetlik yer ulus


zaten sevmiyordum şimdi nefret ediyorum orospu çocugu ulus. ulan herzaman üşenen ben, gördüğünüz fotograf karşısında dayanamadım. üstümü değiştirip şarap almaya gittim. tahmin edin ne oldu? nişantaşı çiftlik denilen şarküteri saat 22de kapatıyor, onun yanındaki kuruyemişçi içki satmıyor(2010da başlıcakmış). onun arkasındakinde 2tane beyaz şarap kalmış... gel de şişliyi özleme. reha yurdakul sokağı özleme... yalnızca sokakta 2tane şarküterim vardı. abide-i hürriyet caddesinde 4tane ve iddia ediyorum hepsi açık ve hepsinde onlarca çeşit şarap vardır. şişlideyken muhabbetini sevdiğim yerden içkimi alırdım, o derece şımarıktım. kahve dünyası bile saat2ye kadar açıkken nasıl kapatırsınız kardeşim. gerçi ulusun insanına da sokuyum. kahve dünyasının açık olmasının sebebi onlar...hepiniz orospu çocugunuz

KUPA ÇEKMEK

Eskiden yani ben küçükken, ne zaman sırtım ağrısa, çok yorulsam veya soğuk algınlığı geçirsem teyzem zorla önüne yatırırdı. Çakmakla ısıttığı su bardağını sırtıma yapıştırırdı. Garip bir histi ama bir yandan da zevkliydi de. Derinin bir yerlere doğru çekliyor olması.

Sonra araya yıllar girdi, ben büyüdüm güçlendim. Ama sırtıma ısıtılan bardağın kapatılması bir şekilde beni içten içten korkutuyordu. Teyzemin de gücü beni zorla, eskiden olduğu gibi, önüne yatırmaya yetmiyordu.

Geçen yılların ardından bugün televizyonda rastladım kupa çekme işlemine ve yine içim bir garip oldu. Biraz araştırdım, artık daha çok selülit tedavisinde uygulanıyormuş. Çin'de ise hemen herşey için. Çeşitli sitelerde 18'lik kupa çekme takımı bile gördüm. 22 TL'den satılıyor. Tabi çakmak - su bardağı ikilisi gibi nostaljik olamaz ama ilginen varsa fiyat oldukça uygun.

Herkes Yazıyor  © 2009