kömür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kömür etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Nisan 2010

MEYVELİ İÇKİLER, KİRPİKTEKİ GÖLGELER


Hayalimde bir sofra var, böyle uçsuz bucaksız değil ama Rinso/Ariel/Persil reklamlarındaki beyaz örtülü masalardan iki üç tanesi birleşmiş. Yeter!


Rüzgâr nemli, yalıyor. Güneş bulutları süzüyor, kimsede güneş gözlüğü yok. (Hiç sevemedim o kara kuru şeyleri, gözlere temas etmeyi sevdim; sulusuna, çapaklısına, yeşiline, elasına.) Pastoral doğmuşum işte.


Sofrada deniz börülcesi bile var. Kalabalığız ve hâlâ cesuruz. Herkes sırayla susuyor, dalgınlık değil de güzellik sarhoşluğu. Birazdan birinin gözleri doluyor, diğeri şarkı söylemeye başlıyor, bir başkası ince ince işlediği derdini yatırıyor masaya. Sadece kirpiklerde silik ve açık gölgeler kıpırdıyor.


Baharın karına polen derler.


Cennet varsa üzülürüm. Yediğimin içtiğimin tadına doyamıyorum. Keyfim çakır, gözüm seyir!


Beyaz örtüdeki karpuz lekelerine bakıyorum. Çok olur, "bu ânı hiç unutmayacaksın" derim kendi kendime. Yine söylüyorum. Bir gün çok uzakta olursam, bu anlar yakınlaştıracak beni sevdiğim insanlara. Öyle değil mi?


Sonra kutluyoruz; kokuları, dünyayı, toprağı, kesme bardakları...


Canımıza değiyor. Buruşuyoruz, netleşiyoruz, rakımımız yükseliyor.


Kalender, babayiğit bir akşam karşılayacak bizi. Temennim bu. 


 

12 Aralık 2009

Low ya da pes müzik


 Duluth, Minnesota'dan üç kişilik müzik: Low, meraklısına tekrar eden ritimler sunuyor. 70 kilometreden hızlı gidemeyen bir arabada,  soğuk gece ve hep gece, bitmeyen beyaz şeritlerin yarattığı ritme göre göz kırpmak için. Çok üzücü, çok kırıcı değil sadece yavaş. Bazen çok yavaş.


Aklım yerinde sayıyor. Çemberler çiziyorum, çömeliyorum ve bir süre sonra ayaklarımı hissetmiyorum. Buğulanmış cama yazı yazıp, gözümün önünde silinen şekillere bakıyorum. Lazy çalıyor, sonra uyurgezerlere Lullaby'ı dinliyorum. Mutfağın tezgahındaki küçük böceğin salınışını izliyorum ve Anon duyuyorum birkaç perde öteden.


Kaç şarkı bu kadar pes olabilir ki? 


Meraklısına; I could live in hope, The curtain hits the cast öneriyorum. O kadar yavaştır ki, bazen yorulursun.   

21 Kasım 2009

O ve ben ve ayna..

Kafam karışıktı gece. Arkadaşıma baktım, benimle konuşuyordu. Sonra aynaya baktığımı sandım. Aslında bana arkası dönüktü ve başka biriyle konuşuyordu. Sonra aslında konuşanın ben olduğunu sandım. O dinliyordu. Arkasında ayna vardı. Sonra arkamda ayna var sandım. O aynaya bakarak dinliyordu beni arkadaşım. Sonra arkamın ona dönük olduğunu ve başka biriyle konuştuğumu  sandım. O aynaya bakarak konuşuyordu. Sonra arkadaşıma baktım, onunla konuşuyordum.


Kaç kişiydik?


Oz büyücü, Oz büyüdü!


Hâlâ merak ediyorum, yarın ne olacak? 

5 Kasım 2009

Eğri konuşma çizgileri


Yönlerin büyük önemi vardır. Ondan şehirlerde korkmaz insanlar. Hangi yol tek yönlüdür, hangisi çift şeritlidir? Yön demek sınır demektir, orada kuzey varsa burada da güney olmalıdır. Garp ve şark olmalıdır. Hareket etmezler, oldukları gibi oldukları yerdelerdir. Problem insandadır, bir türlü duracağı yeri bilemez; aklına eser garptan şarka göçer, aklına eser köyden şehire. Şişede durduğu gibi durmaz bu insan evladı.

Bu sadece dünyevi iktidarın dayattığı belirlemeci yaklaşımın eseri olmayabilir. Mistik iktidar da yönleri sever, böyle konumlar kendini: Kudüs ya da Mekke gibi. Ne olursa olsun böyle mekanizmaların yerini izini belli etmesi gerekecektir.

Elbette bozulmalar yaşanır. Çift şeritli sandığınız yol tek şerite düşer, Sivas-Kırşehir arasında gördüğünüz "İstanbul" tabelası ne kadar işlevseldir ya da güven verir. Daha da uçlara götürürsek, kırsal alanda kaybolduğunuzda (hangi yönde ne olduğunu bilemeyecek kadar kayıp) yanınızdaki pusula sevimli bir oyuncağa dönüşmeyecek midir?

Gerçekten 4 ana, 4 ara yön mü vardır? Ben şahsen bu kadarıyla idare edemiyorum. Keşke yönler de elementler gibi olsalardı! Rüzgarlar için de çok üzülüyorum. "Şimdi lodos esiyor" cümlesi fazla bilimsel gelmiyor mu kulağa? Bir rüzgarın adı olması?


- Leyla beni terketti ve mutlu!


Yukarıdaki örnekte görüldüğü üzere; konuşma çizgileri düz, konuşmalar inişli çıkışlıdır. Bu çelişkiyi ortadan ve oradan kaldırmak için eğri çizgiler kullanmak kanımca hoş bir girişim olacaktır.

Şarhoşken, o düz beyaz çizgi üzerinde yürümeye çalışmak gibi! Dünya hep öyle bir yer olsa. Hep bu his!

Rüzgarınız bol olsun!

20 Mayıs 2009

Bir daha çalma Sam, Jay bağırsın sadece...


Ona derler Screamin' Jay Hawkins! Beklenen sıfatlar daha başkadır aslında. Ne bileyim, bir Alexander The Great geliyor aklıma hemen. "Şahane", "Muhteşem", vb.
Jay bağırıyor, sadece bunu bilin diyorlar bize.
Stranger Than Paradise'ı açan şarkıyı söylüyor Jay, o ünlü şarkıyı: "I put a spell on you". Öyle bir film ki bu; her bir karesine, oyuncusuna, şarkısına, şarkıcısına ismini bir krem gibi sürüyor. Nemleniyor her şey, çatlaklar doluyor.
Cennetten de garip Jay'in vokali. Halbuki ne çok söylendi bu şarkı; Natacha Atlas, Marilyn Manson, Nina Simone ve daha niceleri.
Bana büyü yapabilen bir tek o! Sinirli, burnundan soluyor, kalın telden pat küt nameler yapıyor, kabalaşıyor, sevdiğine söz hakkı tanımıyor...
Kimse korkak bilmesin onu! Bağırışı ondan değil!
Abartısına el pençe divan! Çoşkusuna, öfkesine, sakin olamayışına, tutkal gibi tutkusuna...
Sam çalmasın bir daha; sıkıldım o ince, sessiz, kelimesiz, "derin" aşk filmlerinden, imalı bakışlardan.

Bana Jay gibisi lazım. Yerden göğe kadar!

9 Mayıs 2009

Kalın veya yatık kısayollar...


Dünyayı küçültüp cebimize koyalım mı? Evet, evet; bu bir çeşit origami. Bale Gölü'nde yüzen kuğular yapmaktan daha kolay, işlevsel, huzur verici, ve dahası şenlikli! "Pamuk eller cebe!" diyerek başlayalım o zaman. Bir bloğun açılmasıyla başladı her şey! Herkes, kâğıdın bir parçasını büküyor, kırıştırıyor, nemlendiriyor. Ortaya çıkacak ürünün boyutları zamanda ve uzamda belli belirsiz gözüküyor. Herkes için heyecanı da burada saklı. Herkes derken? Derinliği bilinmeyen bir havuzun etrafında toplanmış bir avuç insan. Suyunu onlar dolduruyor, ne kadar berrak ya da bulanık olacağına onlar karar veriyor. Sıcaklık her bir metreküpte değişiyor. Umutla söylüyorum, kimse sadece ayaklarını sokmuyor havuza. Gözlerini bağlayıp atlıyor, kaydıraktan kayıyor, su yutuyor, çişini yapıyor gizlice, alarmlara kulak asmıyor. O kırmızı kurdelânın bir parçası belime sarıldı. Ana evini terk etmiş yeni gelinler gibi hissediyorum. Lâkin içim hiç buruk değil. Mutluyum, havuzda benim de klorum bulunsun istiyorum. Şimdi durup bir baktım da, dünya epey küçülmüş. Yazınca oluyormuş. Ama şımarmıyorum, daha çok şey var; kalın veya yatık kısa yollar, metin rengi, önizleme ve benzerleri. Tüm blog sakinlerine hayırlı olsun diyorum. Kılıfı sürekli değişen yastıklarda kocayalım inşallah!

Herkes Yazıyor  © 2009