berthelemy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
berthelemy etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Haziran 2011

AKVARYUM


İstanbul akvaryum açılışına yoğun katılım, 70 balığın ölmesi ve balıkların ziyaretçilerin havuza attığı paraları yutmasıyla sonuçlandı.


Erdoğan'ın ilk üç günki ziyaretlerin ücretsiz yapılacağını ve bu hafta boyunca ücretlerin yarı fiyatına olacağını açıklaması üzerine, akvaryumda izdiham yaşandı. Ziyaretçilerin flaşla fotoğraf çekmesi sonucu 70 balık öldü, Twitter'da yazılanlara göre balıkların olduğu havuzlara atılan "dilek paralarını" balıklar yuttu, bazı ziyaretçiler vatosların kafasına pet şişeyle vurdu, müren balıklarının bulunduğu havuza ziyaretçilerin elini sokması üzerine havuzun etrafına bariyerler kuruldu.

Radikal'den Ayça Örer yaşadıklarını bianet'e aktardı: "Ücretsiz girişler izdihama yol açtı. Tropikal bölümde yer alan birkaç canlı ellenmeye çalışıldığı için kaldırıldı.İzdiham yüzünden bir sürü insan evine dönmek zorunda kaldı. Ambulans sayısı arttırıldı ve çevik kuvvetten yardım istediler."

Örer, tematik akvaryumla ilgili izlenimlerini Twitter'da (@aycaorer) şöyle ifade etti: "Florya'da yeni açılan akvaryumuna gittik. Dün 50 bin kişi gelmiş. Tropikal bitkileri sökmüş, vatosların kafasına pet şişeyle vurmuşlar. Müren balığının akvaryumuna eğilip kolunu sokanlar olmuş. Bütün akvaryum çevrelerini birer metre bariyerle kapatmışlardı. Balıklar da korkmuş olmalı ki, bir türlü cama yaklaşmıyorlardı. Bir 'büyük' balık yakalamak için Muhsin 10 dakika bekledi. Bir de havuza para atma var tabii... Bazı balıklar paraları yutunca hastalanmış, özel bakım odalarına kaldırılmış... Görevliler nefret etmişlerdi 'halktan'. 'Bedava günler bitene kadar burası yıkılmazsa iyi' diye konuşuyorlardı. Antartika odasındaki buzula sarılıp fotoğraf çektirenleri görünce hak verdim. Bir de denizaltı odasında akvaryum camını itmeye çalışanları..."

19 Nisan 2011

İBRETLİK HİKAYE

Bunu bir arkadaşım anlatmıştı. Babası son yıllarda sigara yerine sarma tütün almaya başlamış. Özellikle emekli olduktan sonra iyice artırmış sigarayı. Gümüşsuyu'ndaki evin az buçuk boğazı gören balkonuna çıkar gün boyu sarıp sarıp tüttürürmüş. Tütünü sararken elleriyle beceremediğinden kendine ufak bir sarma aleti almış. ortasına filtre ve tütün konulup kağıdı hızlıca saran aletlerden. Neyse, Selami Bey 4 yıl boyunca kullanmış o aleti. Zamanla tabi aşınmış kağıdı ve sonunda iflas etmiş, ortasından yırtılmış. Yırtıldığı gün bizim arkadaş babasıyla balkonda karşılıklı oturuyormuş. çocuk aleti alıp çöpe atmaya yeltenirken babası tutmuş kolundan bunu ve;

- oğlum napıyosun?
- baba, öldü gitti işte çöpe atıyorum.
- olur mu? bak dinle. ben yıllardır en güzel dakikalarımı şu balkonda sigara içip manzarayı seyrederken yaşadım. en güzel fikirlerim o anlarda yeşerdi. Bunları yaparken, benim en büyük yardımcım o küçük alet oldu. o olmasaydı, eksik kalırdım. o yüzden bende çok emeği var. bütün bunlardan sonra götürüp çöpe atamam.
- baba cansız alet. nerden bilicek?
- olsun. o cansız olabilir ama ben canlıyım. vefasızlık yaparsam ben rahat edemem. şimdi gel benimle.

böylece aleti de alıp dışarı çıkmışlar. yolun aşağısına doğru biraz yürüyüp yolun sağında bir ağacın dibine gelmişler.

- ee, niye geldik buraya?
- ben balkonda düşüncelere dalarken en çok bu ağaca bakmayı severdim. ince bir yay gibi süzülen yaprakları o kadar zarif durur ki, bakmaya doyamam. o yüzden şimdi bu aleti ağacın dibine gömücem. hakettiği yere. buraya baktıkça onu da anıcam.

aleti gömmüşler, başına da bi kazık çakıp, bişeyler söyleyip eve dönmüşler.

evde anne karşılamış bunları, "noldu , nerden geliyosunuz?" derken, bizim arkadaş "cenazeden geliyoruz" demiş. kadın panik yapmış tabi ay kim öldü diye, sonra durumu anlatmışlar etraflıca. kadın dinlemiş, dinlemiş sonunda da gülerek şöyle demiş;

- e ben o kağıdı dikerdim geri, n'olcak ki?

O günden bu yana Selami bey oksijen yetmezliği tedavisi görüyor. Sigarayı da bıraktı. Acil şifalar..

4 Şubat 2011

TEMPO DI FINALE

3 Kasım 2010

HİPOTEZ


Ortaya atıp kaçıyorum. Yılın herhangi bir gününde, akşam hava karardıktan sonra, herhangi bir şehirdeki herhangi bir apartmana baktığınızda, ışığı yanan daire sayısı(n), apartmandaki toplam daire sayısının(N) "daima" yarısından az ya da en fazla yarısına eşittir.

Racona uyup matematiksel şekilde de ifade edelim;

n<= (1/2) N

Yeteri kadar gözlemle burdan bi teori çıkar bence. Gece etrafınıza daha dikkatli bakın. Dikkatli olun,sağlıcakla kalın.

Not: Fotodaki apartmanın gerçeklikle alakası yoktur.

16 Ekim 2010

COMMUNITY BICYCLE WORKSHOP


Dünyanın birçok yerinde ve özellikle ABD'de gerçekleşen süper olay. Şimdi iyi kötü bir bisikletiniz var. Şehir içinde ulaşımı bisikletle yapmayı seviyorsunuz. Fazla teknik bilgi sahibi de değilsiniz ki olmanız da şart değil ama olsa daha iyi olur çünkü sevdiğiniz şey hakkında fazla şey bilmemek ayıp kaçar. Bulunduğunuz şehirde de, hatta mahallenizde böyle müthiş halka açık atölyeler var. Tamamen gönüllüler sayesinde ayakta kalan, masrafların paylaşıldığı organizasyonlar. Buraya gidip bisikletinizin tamirini yapıyorsunuz, daha bilgili kişilerden teknik detaylar öğreniyorsunuz, bisiklet tasarımlarını karşılaştırıyorsunuz, yedek parça temin edebiliyorsunuz hatta bisiklet takasları yapabiliyorsunuz. Ayrıca tüm bunların yanında oraya gelen insanlarla(bunlar aynı mahallede oturup sık sık gördüğünüz ama hiç tanışmadığınız kişiler olabilir) sosyalleşiyor, hatunların bisikletlerine yardım edip gönüllerini kazanıyorsunuz. Türkiye'de böyle birşey var mı diye araştırdım bulamadım. Bence Eskişehir'e çok yakışır böyle bir olay. İnsanlar başlamak için biraraya gelemese bile belediye önayak olabilir. Bu linkte ABD'deki atölyelerden birinin websitesi var. Bu linkte de tüm dünyadaki atölyelerin sıralı tam listesi var. Tabii önce milleti bisiklete alıştırmak lazım. Maraş'ta 1 kişi bile binmiyor lan.

7 Ekim 2010

ANADOLU KAPLANLARI

İçime köşe yazarı kaçtı. Durduramadım kendimi. Bir oturuşta yazdım. Biraz siyasi bir yazı oldu. Rahatsızlık verebilir. Gelecek tepkileri göğüslemeye hazırım.Ateşten gömlek giyerek(tamam lan abartma)

Son zamanlarda dikkat ettiniz mi bilmiyorum, Anadolu'da acayip bir girişimci ruh yükseliyor. Herkes Kayseri'li esnaf olmuş neredeyse. Müthiş bir ihracat var. Dünyanın her yerine mal yolluyorlar. Doğal olarak da zenginleşiyorlar. Krizin teğet geçmesinin de en önemli sebeplerinden biri bu. Şimdi bu zenginlerin önemli bir özelliği var, o da muhafazakar olmaları. AKP de onların dilinden çok iyi anladığı için gelişmelerinde büyük rol oynuyor. Kemalist zihniyet de biraz zayıflayınca kendilerini daha rahat hissetmeye başladılar, istikrara kavuştular, o da var tabi. Cemaatin yurtdışı bağlantıları da çok yardımcı oluyor. Hatta çok fazla dindar olmamasına rağmen iş alanını genişletmek için cemaate yakın duranlar var. Cumhuriyetin ilk yıllarında devlet eliyle zenginler oluşturulup burjuva sınıfı yaratılmaya çalışılmıştı. Fakat bir sınıftan bahsedilecekse, asıl burjuva sınıfını oluşturacak olanlar muhafazakar Anadolulu zenginler olacak. Çünkü onların gelişimi aynı rönesans sonrası Avrupa burjuvası gibi doğal seyrinde ilerliyor, zorlama şekilde değil. Bu insanlar hem kendilerine hem de çevrelerine dinamizm getiriyorlar ve Türkiye'nin büyümesini önümüzdeki yıllarda büyük ölçüde onlar üstlenecek. AKP de uzun yıllar iktidarda kalacaktır tabi , çünkü bu ortamı hazırlayan tek parti onlar ve yakın zamanda onların yaptıklarını yapıp üstüne koyabilecek vizyonu gösteren bir parti çıkmadığı sürece %40'lar civarında oy almaya devam edecekler. Tayyip'ten bağımsız güçlü bir omurgaları var. Avrupa birliği konusunda, Kürt arkadaşlar konusunda ortalıktaki partilerden hiçbiri çözüm üretebilecek konumda değil. Her hareketleri doğru olmayabilir, daha sonuca da ulaşmadılar ama adamların olayı belli. Uğraşıyorlar en azından. Dünya çapında üne kavuştular artık. Türkiye'de rakip olabilecek parti zaten yok şu anda. Zaten CHP hala niye yaşıyor anlamış değilim. MHP'nin de 41.yılı kutlu olsun.

Neyse, şimdi bu muhafazakar Anadolu burjuvazisi demişken kendileriyle ilgili bazı meseleler de var tabi. herşey güllük gülistanlık değil. Zaten ne dedik yukarda iş daha bitmedi bitmez de,çözülecek yeni meseleler çıkar mutlaka, yanlışlar da olur ama yol belli, yol güzel, bunun üstüne gidilecek. olay bu. Benim aklıma gelen iki mesele var örneğin. Birincisi, Türkiye'yi montaj sanayii, başka ülkelerin atölyesi olmaktan çıkarıp kendi teknolojisini üretecek konuma getirecek vizyona da sahip olmak gerekiyor. Bunun için de önce bilim yapılması gerekiyor. bilimi kim yapacak? Zeki çocukların birçoğunu cemaat kapmış durumda. Okutuyolar, üniversite bitene kadar yardım ediyorlar falan ama bu çocukları devletin kademelerine yerleştirmeye uğraşmak yerine bilim yapmaya yönlendirseler sonra da muhafazakar girişimcilere entegre etseler ortaya çok daha muazzam bir sonuç çıkabilir. Kendi teknolojimizi satamadığımız sürece büyüme sınırlı kalacaktır. Kendi markamız olsun lan.

Bir diğer konu da muhafazakar zenginler oluşmasına rağmen bir burjuva sınıfından bahsetmenin mümkün olmadığı. İstanbul burjuvazisi de zaten sınıf değil para harcayacak yeni yer arayan bir topluluk, sınıf olabilmesi için kendine has zevkler yaratıp para harcama kültürü geliştirmesi, zevk sahibi olması ve şehir yaşamını yönlendirip değiştirecek güçte olması gerekir. Bir şehri burjuvalar yönetir hatta yönetmelidir. Belediye başkanı bu sınıftan çıkmalı ve kendi sınıfının kültürü doğrultusunda şehri düzenlemelidir. Şehrin "grassroot"u bunlar olmalıdır. Türkiye'de bu sınıf olmadığı için(işçi sınıfı falan da yok gerçi, az biraz memur sınıfı var anca) bundan bahsetmek biraz ütopik oluyor. Başka modeller de nadiren mümkün olabilir, mesela Eskişehir memur şehridir ama öğrenciler vardır ki şehrin "grassroot"u öğrenciler olmuştur. Şehir hayatının şekillenmesinde burjuvaların açığını kapatırlar, çünkü bir altkültürleri vardır ve onların dilinden anlayan bir belediye başkanına sahipler.

Muhafazakar zenginlerin de böyle bir sorunu olabilir çünkü yakından da bildiğim şekilde Anadolu'nun muhafazakar günlük yaşantısı yanlış olmamasına rağmen eksiktir ve özellikle gençler için biraz sıkıcı olabilir. Ellerine de çok para geçince bu parayı harcama kültürü geliştirmeleri, yukarda bahsettiğim gibi buna göre şehir yaşantısına yön vermeleri gerekir. Ancak o zaman bir sınıftan bahsedebiliriz. Somut ekonomik gelişmeyi beşeri düzeye de taşırız böylece. Kayseri,Gaziantep vs. gibi büyük şehirler de birbirine benzemek yerine ayrı ayrı çekim merkezleri haline gelir. Bunun için bir müslüman aydınlanmasına gerek var sanırım ama ben güveniyorum bunu da gerçekleştirebilir bizim anadolu kaplanları.

Lafı bağlamak gerekirse Türkiye'yi uzun süre taşıyacak topluluk muhafazakar Anadolu burjuvazisidir. Bu ortamı yürütecek tek iktidar da AKP'dir. Muhafazakar olmalarına rağmen global anlamda Kemalistlerden çok daha özgürlükçü,hoşgörülü ve vizyon sahibidirler. Aziz Nesin'den alıntılar yapıp kendi gibi düşünmeyenlere hakaret etmemeyi, sportif bir olayda kel alaka bir şekilde "kim olursa olsun" ülkenin başbakanını yuhlamamayı bilirler. Kemalistlerin devlet hakimiyetinin yavaş yavaş kaybolması bile ülkenin geleceğine umutla bakmaya yetiyor. Bir de adam gibi bir muhalefet partisi çıkarsa işler daha da rayına girer.

PS:İsveç'e, kömür efendiyi yerinde tespit etmeye,memleket havası götürmeye gidiyorum. İletmek istedikleriniz varsa söyleyin ileteyim.Ciao

12 Ağustos 2010

RAMAZAN YAZISI


Bir insanın içgüdüsel merakları olmalı. Hayvani dürtüleriyle birşeylere ilgi duyabilmeli. Örneğin, hobim olsun diye düşünüp motorlara ilgi duymamalı, daha küçük yaşlarda motorları ilk gördüğü anda içinde tanımlayamadığı bir coşku hissetmeli. sonra bunun üstüne dindirilemez bir merakla ilgilenmeye devam edip o konuda bilgi küpü olmalı. aynı içgüdüsel durum insanın her hareketine sirayet etmeli. günlük yaşamdaki seçimlerinde uzun uzun düşünmek yerine neyin daha uygun olduğunu sezebilmeli ve buna göre seçim yapmalı. ağzından çıkan cümleler fazla ölçüp biçmeden spontane çıkmalı. beyinle ağız neredeyse senkronize çalışmalı. içgüdülerinin yanı sıra yetiştiği kültürün etkisiyle edindiği gelenek de bu işi kolaylaştırmalı. demek istediğim, insan kendi kendisini manipüle etmemeli. bir dereceye kadar otonom yaşamalı. bunu da dediğim gibi "içgüdüleri" ve "gelenekleri" sayesinde yapmalı.

Tabii ki bu, düşüncenin kalıplaşması demek değil. faşizme kaçacak değiliz. algılarımız her zaman yeniye açık olacak ama yukarıda bahsettiğim yetenek olmadan hayatta kalmak her zaman daha zor olacaktır. zaten faydalanacağımız yenilikler de bizim otonom yönümüzü besleyecektir. yeni girdiler, yaratıcı olduğumuz bir yönümüzü keşfetmemizi sağlayabilir ama bu zorlama olmayacak, içinde varsa olacak. ruhunda birşeylerin kıpırdandığını hissedeceksin. Umut Sarıkaya'nın bi karikatüründe vardı; entel bir kız sevgilisine "bu aralar seri katillerin hayatlarına ilgi duyuyorum" diyordu. gerçekten ilgi duyuyorsa sorun yok ama genelde böyle işler zorlama oluyor bugünlerde.

Bunları düşünürken Nietszche'nin de buna benzer bir konuyu zamanında piyasaya sürdüğünü gördüm. "varoluşsal boşluk" diye isim takmışlar. yukarda insanlarda olması gerektiğini söylediğim özelliklerin kaybolduğundan bahsetmişler. sebep olarak ne sunduklarını bilmiyorum ama benim ileri sürebileceğim bir sebep var.

Eskilerden çok duyardım ilkokul mezunu olmayan adamların nasıl elektrik devreleri yaptığını ya da makine tamir ettiklerini. böyle yetenekli adamlar şimdi de var ama bence azaldı sayıları. hatta iyi eğitimli güruh arasında iyice az. mesele de bu bence. şimdi biraz underground fanzinlerinde yazan veletlerin pratikte geçerliliği olmayan desteksiz teorilerine benzeyecek ama, bence eğitim dediğimiz şey bizim içgüdülerimizi köreltiyor, doğallığımızı yokediyor. hayvansal dürtülerimize müdahale ediyor. gerektiğinde çok yardımını gördüğümüz gelenekleri de önemsiz gösteriyor. bunun iyi yanları da olabilir özellikle cinsellik ve evlilik konularında(töre cinayeti,vuvuzela falan) ama otonomluğu yokettiği için insanın işini zorlaştırıyor. sürekli bir farkındalık hissi, sürekli ince hesaplar. en başta bahsettiğim çocuğun içgüdüsel motor merakını silikleştiriyor. eğitilen çocuk kendine zevk edinirken arkadaşlarına bakmaya (konformizm) ya da kendisine öğretilene bakmaya başlıyor. içinden gelen sesi duyamaz oluyor. kendisine protez bir zevk dünyası oluşturuyor. gerçekten neyi sevdiğini hiçbir zaman bilemeyecek.

Hayırlı Ramazanlar!

19 Haziran 2010

DENNIS ROMMEDAHL


Yıllardır sadece benim, Çölde Gezen'in, Suda Balık'ın ve Turgay Şeren'in değerini bildiği underrated kült oyuncu Dennis Rommedahl bu gece Kamerun'a golünü yazmış, asistini yapmış ve Vikingleri galibiyete taşımıştır. Kendisini tebrik eder, başarılarının devamını dileriz.

PS:Biriniz Turgay Şeren'e haber versin.

9 Haziran 2010

kedili oyun

http://www.gamedesign.jp/flash/chatnoir/chatnoir.swf

eğlenceli flash oyunu. kediyi içerde tutmanız gerekiyor. go severler kaçırmasın derim. onlar kim olduklarını biliyor. Aylar sonra bu postla geldim helal olsun bana. Son postuma benzer bi ruh halindeyim.

7 Nisan 2010

GELMEDEN ÖNCE ARA !

Evet, beni gıcık eden bir başka cümleyle daha karşınızdayım. "Gelmeden önce ara." En kaba davranışlar arasında her sene ilk 3'e rahat girer. Evine gideceğiniz kişiye telefon açmıssınızdır, işte sana gelicem uygun musun şu saatte gelicem falan feşmekan, okey vermiştir o da, ama sonradan bir cümle patlatır: gelmeden önce ara. Lan daha neyini arıycam konuşup anlaşmışız işte. Saatini bile kararlaştırmışız. Araması mı kaldı daha? N'olcak aramazsam yatakta mı basıcam seni? her 10 dakikada bir arayayım istersen. Zaten sevgiliniz diyorsa direk terk edin. Hea çok acil bir durum olur o zaman sen ararsın beni böyle böyle diye.

Tekrar ediyorum aşırı derecede kaba bir davranıştır. Yapmayın sakın.

25 Şubat 2010

dontknow

selam bunu buraya yazmam lazimdi sanki. sizi ilgilendirmez.

somewhere in the north

8 Şubat 2010

JAMAIS VU

Bu havalı fransızca sözcük deja vu'nun kızkardeşidir. "Hiç görülmemiş" anlamına gelir. Beynin oynadığı oyunlardan biri. Nasıl deja vu'da ilk kez yaptığımız ya da hissettiğimiz birşeyi daha önce yaşamış gibi hissediyorsak jamais vu'da da sürekli yaptığımız birşeyi ilk kez yapıyormuşuz hissine kapılırız. Ama bilinçliyizdir, daha önce yaptığımızı biliriz ama öyle hissetmeyiz. Unutmaktan biraz farklı yani. Fransızca olunca böyle artistique duruyor. Sokaktan birine sorsan "bana bi hal geldi" der. Bir de deja vu'nun yanında üvey evlat gibidir. Daha az görüldüğünden herhal. Üstüste yaşanırsa noluyor bilmiyorum. Astral seyahate çıkarsınız artık.

Bu sözüm özellikle Suda Balık ve şerbetçi'ye. Köfteci Apo'ya her gidişinizde ilk kez gidiyormuş gibi hissettiğinizi düşünün. Heyecanlandınız dimi hehhe..

7 Şubat 2010

İYİ YAŞA!



En gıcık kapmaya başladığım sözlerden biri budur. Arkadaş, yıllardır birileri hapşırınca biz çok yaşa demedik mi? o da "sen de gör" demedi mi? bu bir gelenek değil mi? gelenekten öte kelime anlamı olarak da duruma oturan bir laftır. hapşırınca bir an için kalbimiz durur. yani ölürüz. o yüzden "aman sen bize lazımsın kalbin durmasın daha çok yaşarsın inşallah" anlamında çok yaşa deriz. Ama son yıllarda bazı sivri insanlar alttan alta bir mesaj vermeye çalışmak için değiştirmeye çalıştı bunu. iyi yaşaymış. hapşırmamla ne ilgisi var iyi yaşamanın? hapşırdığımda bir an için sevgilimden ayrıldım, işimden kovuldum, evim başıma yıkıldı, kötü yola mı düştüm? anlam olarak durumu karşılamaması bir yana samimiyetten uzak, gösteriş kokan bir hareket. hem iyi yaşamak nasıl olur bunu da bi anlatıversin bunu diyen kişi. halbuki "çok yaşa"nın mesajı gayet açık ve samimi. banyodan çıkana da "sıhhatler olsun" deriz mesela. sıhhat kelimesini gündelik hayatında kaç kere kullanıyosun? ama dilimize böyle yerleşmiş böyle devam edecek. gelenekleri koruyalım, anlamsızca değiştirmeyelim. bayramlarda büyüklerimizin halini hatrını soralım, ellerinden öpelim.

ha bir de yeni doğan bebeğe "allah uzun ömürler versin" yerine "allah iyi ömürler versin" diyen var mı merak ediyorum. varsa allah bildiği gibi yapsın onları.

13 Aralık 2009

wassup

şu reklamın niye efsane olduğunu anlamak zor değil. bir kere izledikten sonra tekrar tekrar izleyesiniz geliyor. dukie'nin wassup diyişi süper özellikle. watchin' a game havin' a bud. true.. true.. tembel adamın hali başka güzel.



bu da reklamın 2008 versiyonu. her yönden ağzına sıçılmış bizim elemanların. ama hala bir umut var. umudun kim olduğunu öğrenmek için reklamın sonunu izleyin. tüyo vereyim: umudumuz karaoğlan. şu cümleyle de teşbihle ironiyi harmanlayıp ahenkle dans ettirdim yemin ederim.

11 Aralık 2009

kim bunlar?

uzun süren ayrılıktan sonra derin bir analiz yazısıyla geri dönüyorum. eminim bunun blogun dinamizmine pozitif bir etkisi olacaktır. hehehe:) neyse yılışıklığı bırakalım. analiz demişken gelecek 10 yılda toplumumuzun ve dünyanın nasıl şekilleneceğini inceleyen öngörüsel bir analiz yapacağımı sanıyorsanız çok fena yanılıyorsunuz. analizini yapacağım şey sadece şu yukarda gördüğünüz suda balık'ın nerden bulup yapıştırdığını bilmediğim ve her blogu açtığımızda karşılaştığımız resim.

şimdi tiplere bakarsak ilk bakışta bunların türk olmadığını anlayabiliyoruz. evet bizde de böyle bohem gençlik hayatına özenen tipler var ama bu kadar genişliği kaldıracak türk analarının olmadığını biliyoruz. bunlar büyük ihtimalle new york'a okumaya gelmiş ve beraber eve çıkmış 3 arkadaş. kızlar 19, erkek 20 yaşında. soldaki 2 kız detroit,michigan'da çocukluklarından beri tanışan, beraber büyümüş, beraber okula gitmiş, lise boyunca new york'ta beraber üniversite okuma hayalleri kurmuş ve sonunda hayallerini gerçekleştirmiş 2 kız. artık hep o düşündükleri şeyi yapabilir ve nü yorkun altını üstüne getirebilirler. gençler, güzeller (soldaki pek güzel değil ama güzel olduğunu sanıyor) şimdi değil de ne zaman. tabii ki aynı bölümü kazandılar. karşılaştırmalı edebiyat okuyolar ama neyi karşılaştırdıklarını bilmiyoruz, onların da bildiğinden şüpheliyim. ortadaki kızın annesi japon asıllı. ford'da çalışan babası bir iş gezisi sırasında tokyo'da tanışıp vurulmuş ve sonunda evlenmişler. yüzünün hafif asyalı yapısı bundan kaynaklanıyor. diğer kızımız ortalama bir amerikan ailesi çocuğu. şehrin biraz dışında müstakil dubleks evleri var. babası sigortacı, annesi bankada veznedar. eve ekmek giriyo çok şükür. tek çocuk olmasına rağmen pek şımartılmamış, içine kapanık bir hali var. ergenlikten sonra en büyük zevki depresif geçirdiği zamanlar olmuş. güzel olmamasına rağmen sırf bu hali yüzünden yakışıklı erkeklerle çıkmış. fakat hakkını verelim, ikisi de vücuduna iyi bakmış yağlı yiyeceklerden kaçınmış. ortadaki kızımız da güzel ve okul içinde tanınan bir kız olduğu için hiç boş kalmamış. anlayacağınız detroit'te maşallahları varmış ama büyük şehir hevesiyle new yorka sürüklenmişler. ilk 2 ay yurtkurun yurdunda kalmışlar fakat nefret etmişler. hayallerindeki o şaaşalı(şaaşa ne lan) new york bu değilmiş. 11'den sonra yurda girilemiyomuş. kablosuz internet bağlantısı gece 12'den sonra kesiliyomuş. tv'de HBO gibi özel kanalları izleyemiyolarmış. istedikleri gibi eğlenmek, yaşamak için eve çıkmaları gerektiğini düşünüyolarmış. bronx'ta sahibinden, kombili 2+1 güzel bi ev bulmuşlar fakat kirası 2 kişi için fazla gelmiş. eve 3. ararlarken sağda oturan japon elemanla tanışmışlar.

bu japon çocuk da lisede babasının ısrarlarına rağmen sayısalcı olmayıp hobisinin peşinden giderek sinema okumaya karar vermiş. kendi imkanlarıyla birkaç kısa film çekmiş ve bunları takeshi kitano'ya göndermiş. kitano bu filmlere hayran kalmış ve çocuğu görüşmek için çağırmış. görüşmede çocuk kitano'ya new york university'de "film and television" okumak istediğini fakat maddi gücünün yetmediğini söylemiş. kitano da "orasını ben hallederim" demiş ve verdiği bursla çocuğu istediği bölüme göndermiş. eleman kitano'ya 2. babam demeye başlamış. burslu olduğu için üniversite içindeki student residence'a yerleşmiş fakat burdaki lüks hayat ona göre değilmiş. bohem bir hayat yaşıyarak sanatının gelişeceğine inanıyormuş. birgün üniversitedeki bir kokteylde bizim kızlarla tanışmış. kızların sinemaya da merakı olduğundan uzun uzun sohbet etmişler. kızlardan birisinin annesi japon olduğu için farklı bir bağ da oluşmuş aralarında. sonra muhabbet eve çıkma konusuna dönmüş. hepsi istekli olduğundan hemen anlaşmışlar. çocuk oturma odasında kalmaya razı olmuş.

sonunda eşya ve nakliye işini de halledip eve yerleşmişler. ilk işleri duvarlara posterler, afişler, fotoğraflar yapıştırmak, kitapları, cdleri dizmek olmuş. evde raf olmadığı için yerlere dizmişler hep. ayrıca üniversiteye yeni başlayanlarda default olarak ortaya çıkan fotoğraf merakı yüzünden hemen bir fotoğraf makinası almışlar. istedikleri hayatı yaşayacakları eve kavuşmuşlar artık. bol bol kitap okuyacaklar, akşamları oturup sarhoş kafayla felsefik konularda konuşacaklar, güzelim amerikan bağımsızları dururken 10'ar dakikalık sekanslardan oluşan sıkıcı avrupa filmleri izleyecekler, sevgilileriyle özgürce vakit geçirecekler, gece barlarda,sokaklarda kafabidünya gezip sabaha karşı eve dönecekler,küçük kağıtlara notlar alıp evin çeşitli yerlerinde sergileyecekler hatta bununla da kalmayıp duvarlara bile notlar yazıp ilginç şekiller çizecekler. çünkü amaçları o esrarengiz iç dünyalarını başkalarına ifade etmek olacak, fakat bunu yaparken depozitonun içine ettiklerinin farkında olmayacaklar. anasının babasının okusun diye para döktüğü kızlar hiç ders çalışmayıp vakitlerini sanat galerilerinde, film gösterimlerinde, fotoğraf sergilerinde geçirip kimsenin anlamadığı yorumlarda bulunacaklar. erkek olan da üniversiteden ödünç aldığı kamerasıyla mahallede sıradışı çekimler yapacak, izan bilmediği için zencilerden dayak yiyecek ama iş dayakla kaldığı için şükredecek.

evet gelelim şu anki duruma. resimde evdeki sıradan bir günü görüyoruz. oturdukları koltuk oturma odasındaki tek koltuk o yüzden böylesine sıkışık durumdalar. kızlar donla oturacak kadar rahatlar. özgür kızın hali başka yeaaa! burdan erkeğin ibne olabileceği ihtimalini de çıkarabiliriz. depresif kız kitap okurken maksimum şekilde rahatsız olmak için kitabı garip bir şekilde tutmuş durumda. elindeki muhtemelen kişisel gelişim kitabı. yerde yatan köpeğin ve yanındaki kupanın sahibi de kendisi. köpek hayatından pek memnun gözükmüyor, o kupa da hiç elinden düşmüyor her daim bişeyler içiyor. okuduğu kitapları yere alelade atacak kadar da sorumsuz ve saygısız bir insan. merakından rubik küp almış ama muhtemelen beceremediği için onu da bi kenara fırlatmış. diğer kızla oğlan çin yemeği sipariş etmişler. yemeğin üstüne kız televizyonda dizi aramaya çıkmış, zapping yapıyor. çocuk da kızların gitarını almış kendi kendine nota çıkarmaya çalışıyor. türk marşını daha yeni çıkardı sıra "smells like teen spirit"in başında. yerde her an üstüne basıp kırılmaya müsait fotoğraf makinesi var. hangi mantıkla oraya konulduğu bilinmiyor fakat yerdeki dağılmış kağıtlara ve diğer eşyalara bakarsak gösterişli bir dağınıklık sağlanmaya çalışılmış. "şu şekli yapmak için mi aldın o makinayı pezevenk" demek istiyorum burdan sevgili yarı japon kızımıza. ayrıca sehpanın üstündeki ilginç şekiller de yine muhtemelen bu entel gençlerimizin sıradışı iç dünyalarının birer yansıması olsa gerek.

son olarak diyeceğim şudur ki, şu odadaki en gerçekçi varlık yerde yatan köpek vallahi. hepsinde bir şekilcilik. ha ama şu ortadaki kız iş atsa bana hemen çıkarım kendisiyle. sağdaki japonu da elimden geldiğince döverim, soldakini kendi haline bırakırım hiç çekemem. bunların ev sahibi olsam mümkün olduğunca çabuk evden çıkarmaya bakarım. kira da ödemez bunlar. komşuları olsam ikide bir çıkarım kapılarına çok gürültü yapıyosunuz diye. hem daha ekim-kasım aidatları ödenmedi bi de üstüne gürültü yapıyosunuz. aile apartmanı burası.

14 Ağustos 2009

GEZELİM GÖRELİM: ANKARA


Bu haftaki “Yediğin içtiğin senin olsun, bana gördüklerini anlat” köşemizde sizin için ülkemizin gizli kalmış cennetlerinden Ankara’yı inceledik. Öncelikle söyleyelim ki, tarih boyunca birçok medeniyete ev sahipliği yapmış ülkemizin bu şirin başkentine ulaşmak sandığınızdan çok daha kolay. Gemi hariç her türlü ulaşabileceğiniz Ankara’ya ben ve ekip arkadaşım Suda Balık TCDD’nin yeni hizmeti olan yüksek hızlı trenle gitmeyi tercih ettik. Sabahın 7’sinde Eskişehir’den yola çıktık ve sadece 1,5 saatte Ankara garına vardık. “Hızlı tren nimetmiş hakkaten” dedik. Konforu iyi, kulaklık veriyorlar falan ama yol üstünde pencereden bakmaya değer hiçbir şey olmaması ise İç Anadolu Bölgesi’ne içten içe küfrettiriyordu insanı.

Neyse trenden indik ve garın içine girmemizle önce danışmadaki memurlar gözümüze çarptı. Sonra sağımıza döndük ve gişe memurlarını gördük, solumuza döndük o da ne, yine gişe memurları. Biraz daha ilerledik ve güvenlik memurlarını gördük. Her yerden memur çıkıyordu ve işte o anda kafamıza dank etti. Tam bir memur şehrine gelmiştik. Memurlardan sıyrılıp dışarı anca çıkabildik ve gökyüzüne baktık. Gri bulutlar gözümüze çarptı ve aynı anda birbirimize dönerek “ne kadar da gri bir şehir” dedik. Yapacak bir şey yoktu. Sonra durakta bizi bekleyen aracımıza yöneldik fakat ego kartımız olmadığı için bizi almadılar otobüse. “Paralı halk otobüsüne binin” dediler, biz de öyle yaptık ve Kızılay’a gittik. Otobüste kimsenin yüzü gülmüyordu. Bu Ankaralı’lar ne kadar sıkıcı diye düşündük. Halbuki İstanbul, Eskişehir gibi şehirlerin otobüslerinde kahkahalardan birbirimizi duyamazdık. Kızılay’da ego kartımızı aldık ve bazı bürokratik işlemleri halletmek için Kavaklıdere otobüsüyle büyükelçiliklerin olduğu bölgeye gittik. Yol üstündeki bakanlıkların ve meclisin manzarası adeta içimizi ısıttı. Resmi işlemlerimizi de hallettikten sonra Ankara’yı keşfetmenin zamanı gelmişti artık.

İlk hedef olarak Tunalı Hilmi caddesini seçtik. Tunalı’ya giderken Kuğulu parkın da yanından geçtik ama pek sallamadık kuğuları. Tunalı’ya girdiğiniz anda bambaşka bir dünyaya açılacağınızı sanıyorsanız yanılıyorsunuz. Dar kaldırımları ve caddesiyle, 3-5 cafesi ve mağazasıyla ününün karşılığını veremediğini gördük. Kahvaltı yapmak için Türkiye’nin en iyi 10 büfesinden biri olduğunu iddia eden büfeye oturup tost yedik. Tostlar gayet güzeldi fakat büfenin adını öğrenemediğimiz gibi ilk 10 içinde kaçıncı sırada olduğunu da öğrenemedik. Zaten bunları yapabildiğimiz zaman gezi dergilerinde yazmaya başlayabiliriz. Gidince kendiniz bulursunuz artık, Tunalı’nın ortalarında biyerde. Tunalı’daki hayal kırıklığından sonra İran caddesi üzerinden Arjantin caddesi’ne gittik fakat cadde başladı mı diye bakınırken bittiğini görmemiz bir oldu. Bi Sheraton vardı, birkaç tane de cafe-bar vardı o kadar. Biz de starbucks’ta oturup caddenin nabzını tutalım dedik ama cadde kısa olduğu için bu da kısa sürdü. Fazla oturmayıp Anıtkabir’e gitmek üzere yola çıktık.

Ankara’da her yol Kızılay’a çıktığı için yine mecburen Kızılay’a gittik ve dolmuşla Anıtkabir’e gitmek istedik ama dolmuşçular bize Anıtkabir’e gitmek isteyen ilk insanlarmışız gibi davrandı. Hatta bizi yürütmek istediler de ısrarlarımıza dayanamayınca metroya yolladılar. Ankara metrosu demişken ortamın otobüs terminalinden farklı olmadığını da söyleyelim. Hatta metro’yla ankaray rakip otobüs firmaları gibi gözüküyorlar. Metroya binmem gerekirken “ankaray ankaray” diye bağırıp bizi bambaşka biryere göndermek isteyecek adamlar çıkabilirdi, ucuz kurtardık. Sonunda metroyla Anıtkabir’e ulaştık ve ulu önderi ziyaret ettik. Alt katlarında kaybolsak da Suda Balık için ilk, benim için de ilkokuldan sonra ilk olduğu için güzel bir ziyaretti. Ordan çıkınca, sanki Ankara'nın çok büyük bir ritüeliymiş gibi “Ankara’ya gelmişken içmeden dönülmez” dedik ve bahçeli 7.caddeyi dolmuş vasıtasıyla bulduk. İlk anda güzel kızlarıyla dikkat çeken 7. Cadde içlerine girdikçe mekanlarıyla da gözümüze hoş gelmeye başladı. Tunalı ve Arjantin’den sonra sonunda isminin hakkını veren bir caddeye geldik diye düşündük. Sakin sakin yürürken testa rossa adlı mekanı görmemizle Suda Balık'ın beyninde şöyle bir etkileşim oldu: açlık > testa rossa > tost >fesleğen . Ben daha neler olduğunu kavrayamadan kendimizi fesleğen soslu tost ve sandviçlerimizi salatayla beraber yerken buldum. Ankara sürprizlerle dolu işte, tavuk döner de yiyebilirdik. Aslında bu testa rossa’nın gümüşsuyundaki şubesinde tostu fesleğen sosuyla veriyorlarmış ama Ankara’dakilerin bundan haberi olmadığı için biraz sıkıntı yaşadık ama sonunda olay tatlıya bağlandı, hatta garsondan mekan tavsiyesiyle ayrıldık ve bize söyledikleri daniel’s adlı bara gittik. Daniel’s’in salon oturma takımı şeklindeki sandalyelerinde oturup baharatlı patatesini yedikten sonra az kalan zamanımızı Kızılay’da geçirelim dedik ve karanfil sokak, yüksel sokak ve konur sokakta tur attık. Bu sokakların birbirinden farkı yüksel sokağın dikey diğerlerinin ise yatay olması. Onun dışında aynı olduklarını söyleyebiliriz. Kuşbakışı bakınca pi sayısını oluşturuyorlar. Alternatif ve solcu gençlerin uğrak mekanı gibi gözüküyor daha çok. Sokak röportajı için ideal sokaklar. Ayrıca turistleri pek ilgilendirmese de çok sayıda dershane var.

Saat 6’ya yaklaşıyordu ve Ankara’dan ayrılık vakti gelmişti. Hızlı trenle tekrar Eskişehir’e dönüyorduk. Ankara’yı sizler için karış karış gezdik ama fotoğraf makinemizi unuttuğumuz için tek bir kare bile fotoğraf çekmedik. Bir gezi yazısını google’dan bulduğumuz Ankara fotoğrafıyla tamamlayacak olmak içimizi burktu biraz. Fakat sonra “Ankara’yı gördükleriyle değil anlattıklarımızla hatırlasınlar, daha artistik olur” diye düşünüp teselli ettim kendimi. Tren tam hareketlenirken Suda Balık; “Ankara’nın en çok nesini sevdim biliyor musun? Hızlı trenle Eskişehir’e dönüşünü. Vallahi çok büyük kolaylık” dedi. Güzel laf diye düşünürken içim geçmiş, uyumuşum.

12 Temmuz 2009

Cüppeli Ahmet Hoca



"Niye avcılar'da deprem oldu? çünkü orda zikişiyolardıı! Fatih'te neden olmuyor? çünkü ora Allah'ın evi!!" gibi laflarıyla ve jet-ski sefasıyla hatırlayacağımız büyük mümin Cüppeli Ahmet Hoca'nın gençlik fotoğraflarını ele geçirdim ve ilk kez burada yayınlıyorum!!! Gençliğinin en ateşli zamanlarını San Fransisco'da geçirmiş olan hocanın bir yandan gafil amerikalıları islama çağırırken bir yandan da caz alemlerine girdiği görülüyor. Hey gidi hoca, gitar da yakışmış haa babylonda da görmek isteriz seni. Kumaş pantolon mu o?

12 Mayıs 2009

Klişeler ve farkındalık

İnsanlığın başlangıcından beri bu kavramlar gündemimizden hiç düşmemiştir. Yaa, tabi canım.

Yazıya bu saçmasapan ama ortaokul kompozisyonlarının klasik giriş cümlesiyle başlayıp ciddi ciddi devam etseydim ne düşünürdünüz acaba? Yazının başlığı da işte bu noktada devreye giriyor. "İnsanlığın başlangıcında beri" kalıbı ne zaman klişe oldu? Biz bunun nasıl farkına vardık? Halbuki o zamanlar sadece kendimiz kullanıyoruz sanıyorduk değil mi? Ortaokuldan bu yana zihinsel olarak level atladığımız için denebilir ama sadece büyümemiz bu tip durumlar için yeterli açıklamayı sağlamıyor bence.

Bir başka örnek vereyim. Bir gün takside gidiyorum. Damardan yayın yapan bir radyo açık dinliyoruz şoförle beraber. Yayına kızın birinden şöyle bir mesaj geliyor: "insanlara hakettiğinden fazla değer vermeyin, üzülen siz olursunuz." Ben gülüyorum bu lafa. Çok sık duyduğum için artık saçma geliyor. Ama o kız için öyle değil. Üstteki örnekteki gibi yaşı küçük diye de geçştiremeyiz. Herkes söyler bunu. 60 yaşındaki amca da söyler, 15 yaşındaki ergen de. Şunları da söylerler: "herkes maskelerin ardına gizlenmiş." , "bu dünya koca bir yalan."

Ben şimdi bu yazıyı "bu işte bir yalnızlık var" diye bitirsem ıyyy dersiniz. 10 sene önce
tuna kiremitçi dediğinde aşık oluyordunuz ama. "80'ler ne acayipti yaa" dediğimde bana gülersiniz. İşte tüm bu lafların "farkına varıp" dalga geçmeye başlamamızın sebebi kendimizden çok sosyal çevremiz. Her çevre kendi arasında ortak akıl yaratıyor ve kendi klişelerini belirliyor ama bu gruptan gruba değişiyor. Radyoya mesaj atan kızla beni ayıran da bu. Sonra da bu laflardan kaçınmaya çalışıyoruz. Duygusal olgunluğumuzun göstergesi zannediyoruz. "Çok klişe konuşuyorsun ve bunun farkındayım" diyen sinir bozucu surat ifadesini görmek istemiyoruz. Bazen cümleye "biraz klişe olacak ama" diye başlamak zorunda kalabiliyoruz.

Çevrelerindeki "çok farkında" insanlar yüzünden, ki biz de başkaları için böyle olabiliriz, normalden farklı davranmaya çalışıyor insanlar. Bazıları bunu da kör göze parmak yaptığı için klişelerle dolu adamdan bir farkı kalmıyor. Daha acınası oluyorlar hatta. Misal, The Strokes'un bir klibinde(adını unuttum şimdi) grup elemanları güya değişik bir rock band havası vermek için başları önde mal gibi salınıp duruyorlar ama bu "hiçbişey s.kimizde değil tavrı" için kastıkları o kadar belli oluyor ki, sanki "lan tamam şekil yapıcam diye oduna döndünüz iyice, koyverin gitsin" desek "oh be neydi o ya" diye dağıtıp kolbastı oynamaya başlıycaklar.

Neyse inşallah bir dahaki yazımda tüm bunlardan kafamı kurtarıp "3 kuruşluk adama 5 kuruşluk değer verirsen aradaki 2 kuruşa seni satar" konulu 3 paragraflık ortaokul kompozisyonu yazmaya çalışıcam. Ben yazamasam da birileri çıkıp yazsın lazım böyle şeyler.


Herkes Yazıyor  © 2009